Devlet Kimsenin Mülkü Değildir: Bugün Söz Senin!
Arzu Ünal
Bir ülkenin insanı bazen yoksulluktan önce değersiz hissettirilmekten yorulur.
Konuşur, duyulmaz. İtiraz eder, karşılık bulamaz. Çocuğunun geleceğini düşünürken karşısında yine aynı isimleri, aynı hesapları, aynı üstünlük dilini görür. Sonra bir gün içinde ağır bir soru büyür:
“Bu devletin içinde benim yerim nerede?”
İşte sandık, o sorunun cevabını verebileceğimiz yerdir.
Bugün elimize aldığımız pusula, yıllardır içimizde biriken sözlerin de taşıyıcısıdır. Beklentilerimizin, kırgınlıklarımızın, adalet arayışımızın ve çocuklarımıza bırakmak istediğimiz ülkenin sorumluluğudur.
Bugün sıra sende. Çünkü devletin geleceği hakkında senin de sözün var.
“Devlet benim” anlayışına karşı vatandaşın sözü
Borisov ve Peevski etrafında yürüyen tartışmaların ötesinde, Bulgaristan’ın cevaplaması gereken temel bir mesele bulunuyor: Devlet kurumları vatandaşa mı hizmet edecek, siyasi nüfuz sahiplerinin etkisi altında mı kalacak?
Hiçbir siyasetçi devletin sahibi değildir.
Devletin bütçesi bir partinin kasası değildir. Kamu görevi, sadakatin karşılığında dağıtılan bir ödül olamaz. Bir vatandaşın işi, hakkı veya hizmete ulaşması, hangi siyasi isme yakın olduğuna bağlanamaz.
Böyle bir bağımlılık oluştuğunda seçimler yapılmaya devam eder; fakat vatandaşın özgürlüğü daralır. İnsanlar tercihlerini açıklarken çekinir, haklarını isterken aracı arar, geleceklerini kurarken liyakatlerinden önce bağlantılarını düşünür.
Sandığın anlamı tam burada ortaya çıkar:
Yönetme yetkisini veren vatandaş, o yetkinin hesabını da sorabilir.
Destek açıklamalarının ardındaki hesabı sormak
Borisov’un Gyurov’a destek vermesi, seçmenin değerlendirmesi gereken siyasi bir tercihtir. Ancak bir destek açıklaması tek başına gizli anlaşmanın kanıtı sayılamaz. Seçmenin görevi, açıklamaları sorgulamak ve adayların kendi taahhütlerini incelemektir.
Sorulması gereken sorular açıktır:
Bir aday, kendisini destekleyen güçlü isimlerden bağımsız hareket edebilecek mi? Kamu yararıyla siyasi destekçilerinin beklentileri çatıştığında hangi tarafta duracak? Şeffaflık ve hesap verebilirlik konusunda hangi somut güvenceleri verecek?
Bu sorular bütün adaylar için geçerlidir.
Demokrasi, yalnızca sevmediğimiz siyasetçileri sorguladığımızda güçlenmez. Desteklediğimiz kişilere de zor sorular sorabildiğimizde kök salar.
Vatandaşın sadakati bir lidere bağlandığında denetim zayıflar. İlkelere bağlandığında ise kim göreve gelirse gelsin hesap vermek zorunda kalır.
Meydanda başlayan itirazın devamı
Bir meydanı doldurmak kolay değildir.
İnsan evinden çıkar; zamanını, emeğini, bazen de güvenliğini ortaya koyar. Çünkü artık duyulmak ister. Hayatını etkileyen kararların kendisinden habersiz alınmasına itiraz eder.
Fakat meydandaki itirazın kalıcı sonuç üretmesi, sonrasında ne yaptığımıza da bağlıdır.
Sandık, bu sorumluluğun önemli bir durağıdır. Ardından kurumları izlemek, verilen sözleri hatırlatmak, hukuku savunmak ve kamusal hayata katılmak gelir.
Bir seçim, yerleşmiş bütün sorunları bir gecede çözemez. Yine de değişimin önünü açabilir. Siyasi aktörlere vatandaşın hafızası olduğunu gösterebilir.
Dün “Bizi duyun” diyen insanın bugün kendi sözünü sandığa taşıması, itirazına sahip çıkmasıdır.
“Benim bir oyum neyi değiştirir?”
Bu cümlenin içinde çoğu zaman ilgisizlikten çok yorgunluk vardır.
Defalarca umutlanmış, ardından hayal kırıklığı yaşamış insanların yorgunluğu…
O duyguyu anlamak gerekir. Fakat yorgunluk, karar verme hakkımızı başkalarına bırakmak için yeterli bir gerekçe hâline geldiğinde, bizi üzen düzen daha az dirençle karşılaşır.
Bir oy tek başına bütün sistemi değiştirmeyebilir. Ancak sonuç dediğimiz şey, tek tek verilen oyların toplamıdır.
Sen kendi kararından çekildiğinde, senin yerine sonuç üzerinde etkili olmak isteyenler çekilmiyor.
Bu yüzden sandığa gitmek, bir siyasetçiye duyulan heyecandan daha geniş bir anlam taşır. İnsanın kendi hayatı üzerindeki söz hakkını kullanmasıdır.
Sandık kapandıktan sonra duyulan pişmanlık, o gün kullanılabilecek oyun yerini tutmaz.
Vicdanla oy vermek, bilgiyle karar vermektir
Özgür oy, baskı altında verilmeyen oydur.
Bir makam sahibinin beklentisinden, bir parti yöneticisinin talimatından veya çevrenin ayıplamasından bağımsız biçimde kullanılan oydur.
Elbette dinleyelim. Farklı görüşleri okuyalım. İddiaların kaynağını soralım. Adayların geçmişini ve vaatlerini karşılaştıralım.
Son kararı kendi muhakememizle verelim.
Çünkü vicdanla oy vermek, araştırmadan karar vermek anlamına gelmez. Kalbimizdeki adalet duygusunu, aklımızdaki sorularla birlikte sandığa taşımaktır.
Bize öfke veren her söz doğru olmayabilir. Hoşumuza giden her iddia kanıtlanmış olmayabilir. Özgür irademizi korumak için duygularımıza olduğu kadar bilgiye de sahip çıkmalıyız.
Asıl değişim, seçimin ertesi günü sınanır
Bugünü bir kurtuluşun başlangıcı sayacaksak, yarına ilişkin sorumluluğumuzu da kabul etmeliyiz.
Seçilen kişiden bağımsız kurumlar istemeliyiz. Adil kamu hizmeti istemeliyiz. Gençlerin bir tanıdık aramadan iş bulabildiği, vatandaşın hakkını alabilmek için siyasi kapılarda beklemediği bir düzen istemeliyiz.
Desteklediğimiz aday kazandığında eleştiri hakkımızı bırakmamalıyız. Kaybettiğinde de demokratik mücadeleden çekilmemeliyiz.
Kalıcı değişim, vatandaşın seçimden seçime hatırlanan bir kalabalık olmaktan çıkıp sürekli denetleyen bir güce dönüşmesiyle mümkündür.
Ayağa kalk: Bu ülkenin geleceğinde sen de varsın
Bugün sandığa giderken yalnızca geçmişte yaşadığın kırgınlıkları düşünme.
Çocuğunun önünde açılmasını istediğin yolu düşün. Bir gün hakkını aramak zorunda kaldığında karşılaşmak istediğin kurumu düşün. Yaşlandığında güven duymak istediğin devleti düşün.
Sonra kendine şunu sor:
“Ben nasıl bir ülkenin vatandaşı olmak istiyorum?”
Cevabını özgürce ver.
Kimsenin korkusunu taşıyarak değil, kendi sorumluluğunu üstlenerek oy kullan.
Çık, oyunu kullan. Kararını bilgiyle, vicdanla ve özgür iradenle ver.
Çünkü devletin sahibi olduğunu düşünen herkese verilecek en güçlü demokratik cevap, hakkına sahip çıkan vatandaştır.
Bugün söz senin. O sözün sandıkta karşılığı olsun.

