Sessiz Kalmamak: Türk Dünyasının Ortak Hafızasına Düşülen Bir Not
İsmail GEMİCİ
Bazı kitaplar okunur ve kitaplıkta yerini alır. Bazı kitaplar ise bir dönemin tanığı olur; geçmişle gelecek arasında köprü kurar. 27 Haziran 2026 tarihinde BULTÜRK Derneği tarafından kamuoyuna tanıtılan “Türk Dünyasında Soykırımlar” adlı eser, ikinci gruba giren çalışmalardan biridir.
Bu etkinlik yalnızca yeni bir kitabın tanıtımı değildi. Aynı zamanda Türk dünyasının farklı coğrafyalarında yaşanan acıların, sürgünlerin, zorunlu göçlerin, kimlik mücadelelerinin ve toplumsal hafızanın bilimsel bir zeminde ele alınmasına yönelik güçlü bir çağrıydı. Bugün bu çağrının anlamını doğru okumak, yalnızca geçmişi anlamak için değil, geleceği daha sağlam temeller üzerine kurabilmek için de önem taşımaktadır.
Türk dünyası, Adriyatik kıyılarından Orta Asya bozkırlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada ortak bir tarih, ortak kültür ve ortak hafıza paylaşmaktadır. Ancak bu ortak hafıza, uzun yıllar boyunca çoğu zaman parçalı biçimde ele alınmış; farklı bölgelerde yaşanan trajediler birbirinden kopuk anlatılmıştır. Oysa tarih, parçalandığında değil; birlikte değerlendirildiğinde daha doğru anlaşılır.
Bu nedenle, yetmişi aşkın yazarın katkısıyla hazırlanan böylesi kapsamlı bir eser, sadece akademik bir yayın değil; aynı zamanda ortak hafızayı bir araya getirme girişimidir. Tarihin farklı dönemlerinde yaşanan acıları belgelemek, onları bilimsel yöntemlerle incelemek ve gelecek kuşaklara aktarmak; toplumların kendileriyle yüzleşebilmesi ve daha güçlü bir gelecek inşa edebilmesi açısından önem taşır.
Günümüzde uluslararası ilişkiler yalnızca ekonomi, güvenlik ve diplomasi üzerinden şekillenmiyor. Kültürel diplomasi, akademik üretim ve tarihî mirasın korunması da ülkelerin ve toplumların uluslararası görünürlüğünü belirleyen temel unsurlar arasında yer alıyor. Bu nedenle sivil toplum kuruluşlarının bilgi üretmesi, araştırmaları desteklemesi ve tarih çalışmalarına katkı sunması, kamu diplomasisinin önemli bir parçası hâline gelmiştir.
BULTÜRK’ün gerçekleştirdiği bu organizasyon, tam da bu noktada dikkat çekmektedir. Farklı ülkelerden araştırmacıları, akademisyenleri, yazarları ve kanaat önderlerini ortak bir çalışma etrafında buluşturması; sivil toplumun uluslararası iş birliği kurma kapasitesini göstermesi bakımından kayda değerdir.
Özellikle Balkanlar ve Bulgaristan özelinde düşünüldüğünde, geçmişte yaşanan kültürel baskılar, zorunlu göçler ve kimlik mücadelelerinin bilimsel çalışmalar içerisinde daha görünür hâle gelmesi, tarihî hafızanın korunmasına katkı sağlayacaktır. Benzer şekilde, Kırım’dan Ahıska’ya, Doğu Türkistan’dan Kerkük’e kadar uzanan geniş coğrafyanın ortak bir perspektifle incelenmesi, Türk dünyası üzerine yapılacak yeni akademik çalışmalara da zemin hazırlayacaktır.
Elbette tarihî olayları araştırmak, yalnızca geçmişte yaşananları kayıt altına almak anlamına gelmez. Aynı zamanda benzer acıların tekrar yaşanmaması için ortak bir bilinç oluşturma sorumluluğunu da beraberinde getirir. Bilimsel araştırmaların ve açık tartışma ortamlarının değeri tam da burada ortaya çıkar. Geçmişi anlamaya çalışmak, geleceği daha sağlıklı kurmanın ön şartlarından biridir.
BGSAM olarak bu çalışmanın en önemli yönlerinden birinin, ortak hafızayı akademik yöntemlerle güçlendirme çabası olduğunu düşünüyoruz. Tarihin bilimsel araştırmalar ışığında ele alınması; farklı görüşlerin, farklı belgelerin ve farklı tanıklıkların birlikte değerlendirilmesi, sağlıklı bir tarih bilincinin oluşmasına katkı sağlayacaktır.
Bununla birlikte, bu tür eserlerin etkisinin artırılması için daha geniş bir vizyona ihtiyaç vardır. Kitabın farklı dillere çevrilmesi, uluslararası üniversitelerde tanıtılması, bilimsel kongrelerde tartışılması ve dijital arşivlerle desteklenmesi, ortaya konulan emeğin daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlayacaktır. Ortak hafıza ancak ortak bilgi üretimiyle kalıcı hâle gelir.
Bugün Türk dünyasının önünde yeni bir dönem bulunmaktadır. Bu dönemde ekonomik iş birlikleri kadar kültürel ve akademik iş birlikleri de belirleyici olacaktır. Geçmişin doğru anlaşılması, ortak geleceğin daha güçlü kurulmasına katkı sağlayacaktır. Bunun yolu ise belgeye dayalı araştırmalardan, özgür akademik tartışmalardan ve uluslararası bilimsel iş birliklerinden geçmektedir.
27 Haziran 2026’da gerçekleştirilen bu etkinlik, bu uzun yolculuğun önemli duraklarından biri olarak değerlendirilebilir. Çünkü hafıza yalnızca geçmişi hatırlamak değildir; aynı zamanda geleceğe bırakılan en güçlü mirastır.
Toplumlar, tarihlerini unuttuklarında sadece geçmişlerini değil, geleceklerini de kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırlar. Buna karşılık tarihini araştıran, belgeleyen, tartışan ve yeni nesillere aktaran toplumlar ise ortak değerlerini güçlendirerek geleceğe daha güvenle yürürler.
Belki de bu nedenle, bazı kitaplar yalnızca okunmaz; gelecek nesillere emanet edilir.

