Ratko Mladić Öldü, Srebrenitsa’nın Acısı Ölmedi

Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK Genel Başkanı

Nefretin, suskunluğun ve insanlığın kaybettiği bir coğrafyanın hafızası

Bazı ölümler bir dönemi kapatmaz.

Bazı isimler toprağa girse bile bıraktıkları acı yaşamaya devam eder.

Ratko Mladić’in ölümü de böyledir.

Bugün konuşmamız gereken yalnızca bir savaş suçlusunun hayatının sona ermesi değildir. Asıl konuşmamız gereken; Avrupa’nın ortasında, dünyanın gözleri önünde, binlerce insanın kimliği ve inancı nedeniyle sistematik biçimde öldürülmesini mümkün kılan zihniyetin hâlâ yaşayıp yaşamadığıdır.

Srebrenitsa’da öldürülen insanlar geri gelmeyecek.

Annelerin kaybettiği evlatlar geri dönmeyecek.

Toplu mezarlardan çıkarılan kemikler yeniden bir bedene dönüşmeyecek.

Ama insanlık isterse o acıdan bir ders çıkarabilir.

İşte bugün önümüzde duran esas mesele budur.

SREBRENİTSA BİR GÜNDE ORTAYA ÇIKMADI

Soykırım bir sabah ansızın başlamaz.

Önce dil değişir.

Komşuya başka gözle bakılmaya başlanır.

İnsanlar “biz” ve “onlar” diye ayrılır.

Sonra kimlikler siyaset malzemesi hâline getirilir.

Ardından geçmişin acıları sürekli kaşınır.

Bir toplumun bir kesimi başka bir kesime tehlike gibi gösterilir.

Sonra hakaret başlar.

Aşağılama başlar.

İnsanı insan olmaktan çıkaran propaganda başlar.

Ve bir gün, dün aynı sokakta yürüdüğünüz komşunuzun öldürülmesi “normal” gösterilmeye başlanır.

İşte Srebrenitsa’ya giden yol böyle döşendi.

Bu yüzden Srebrenitsa’yı yalnızca 1995 yılının birkaç gününe sıkıştırmak yanlıştır.

Srebrenitsa, yıllarca üretilen nefretin sonucudur.

Bize düşen görev yalnızca katliamı hatırlamak değil, o katliama giden psikolojik ve siyasi süreci de anlamaktır.

BİR ANNENİN BEKLEYİŞİ BÜTÜN SİYASETLERDEN DAHA AĞIRDIR

Savaşları generaller anlatır.

Diplomatlar anlatır.

Tarihçiler anlatır.

Ama savaşın gerçek yüzünü en iyi anneler bilir.

Srebrenitsa’da binlerce anne bir sabah oğullarını, eşlerini, kardeşlerini kaybetti.

Kimileri yıllarca bekledi.

Belki bir yerden çıkar gelir diye.

Belki esirdir diye.

Belki başka bir ülkeye geçmiştir diye.

Ama yıllar sonra gelen haber çoğu zaman bir insanın dönüşü olmadı.

Bir DNA eşleşmesi oldu.

Bir kemik parçası oldu.

Bir mezar taşı oldu.

Bir düşünün…

Bir anne, yıllarca oğlunun kapıdan girmesini bekliyor.

Sonra bir gün ona oğlundan geriye kalan birkaç kemik teslim ediliyor.

Bunun adı savaş değildir.

Bunun adı yalnızca askerî operasyon değildir.

Bunun adı insanlığın utancıdır.

MLADİĆ ÖLDÜ; AMA MAHKEME KARARLARI VE TARİHÎ HAKİKAT YAŞIYOR

Ratko Mladić’in ölümü bazı insanlar için bir dönemin kapanışı gibi görülebilir.

Fakat tarih onunla kapanmayacaktır.

Çünkü insanlar ölür; kayıtlar kalır.

Mahkeme kararları kalır.

Mezarlar kalır.

Şahitlikler kalır.

Annelerin gözyaşları kalır.

Ve en önemlisi, gelecek nesillere aktarılacak hafıza kalır.

Bu nedenle bugün yapılması gereken şey bir insanın ölümünden sevinç üretmek değildir.

Asıl mesele, onun temsil ettiği insanlık dışı zihniyetle hesaplaşmaktır.

Çünkü ölen bir insan artık yeni suç işleyemez.

Ama onun fikirleri kahramanlaştırılırsa, yeni suçlular yetişebilir.

Tehlike tam da buradadır.

EN BÜYÜK RİSK: SUÇLUNUN KAHRAMANLAŞTIRILMASI

Bir toplumun geleceği, geçmişindeki suçlulara nasıl baktığıyla yakından ilgilidir.

Eğer savaş suçluları kahraman gibi anlatılıyorsa…

Eğer toplu mezarlar küçümseniyorsa…

Eğer öldürülen insanlar suçlu gibi gösteriliyorsa…

Eğer “soykırım olmadı” denilerek mahkeme kararları ve belgeler yok sayılıyorsa…

O zaman mesele yalnızca tarih tartışması olmaktan çıkar.

Bu, geleceğin güvenlik meselesine dönüşür.

Çünkü suçluyu kahramanlaştırmak, suçun ahlaki sınırlarını ortadan kaldırır.

Yeni nesillere şu mesajı verir:

“Yaptıkları aslında yanlış değildi.”

İşte buna karşı çıkmak gerekir.

Sadece Boşnaklar adına değil.

Sadece Müslümanlar adına değil.

İnsanlık adına.

FAKAT BİR GERÇEĞİ DE ÇOK NET SÖYLEMELİYİZ: SUÇ ŞAHSİDİR

Acı insanı öfkelendirir.

Öfke bazen nefret doğurur.

Fakat burada çok dikkatli olmalıyız.

Bir savaş suçlusunun yaptıklarını bütün bir halka yüklemek de başka bir haksızlığın kapısını açar.

Bizim mücadelemiz bir millete karşı değildir.

Bizim mücadelemiz zulme karşıdır.

Bizim itirazımız bir çocuğun Sırp doğmasına değildir.

Bizim itirazımız bir insanı Müslüman olduğu için öldüren zihniyettedir.

Bizim nefretimiz bir dile, bir kültüre, bir kiliseye, bir topluma değil;

ırkçılığa,

soykırıma,

etnik temizliğe,

insanları kimlikleri nedeniyle düşmanlaştıran ideolojiyedir.

Çünkü kolektif nefret, Srebrenitsa’yı doğuran mekanizmanın kendisidir.

Biz aynı hataya düşemeyiz.

POTOÇARİ’DEKİ BEYAZ MEZAR TAŞLARI BÜTÜN DÜNYAYA SORU SORUYOR

Potoçari’ye giden herkes aynı sessizlikle karşılaşır.

Sıra sıra beyaz mezar taşları…

Her taşın altında bir hayat.

Bir baba.

Bir oğul.

Bir kardeş.

Bir öğretmen.

Bir öğrenci.

Bir esnaf.

Bir işçi.

Bir çiftçi.

Bir insan.

Rakamları konuşmak kolaydır.

“Sekiz binden fazla insan öldürüldü” deriz.

Ama her rakamın arkasında bir hayat vardır.

Bir ev vardır.

Bir aile vardır.

Bir hayal vardır.

Bir yarım kalmış gelecek vardır.

Bu yüzden Srebrenitsa’yı anlamak isteyen insan önce rakamları değil, isimleri okumalıdır.

İsimleri okuduğunuzda istatistik kaybolur.

İnsan görünür.

AVRUPA’NIN VİCDAN SINAVI

Srebrenitsa yalnızca Bosna’nın acısı değildir.

Aynı zamanda Avrupa’nın vicdan sınavıdır.

İnsanlar güvenli bölgelerde olduklarına inandılar.

Uluslararası sisteme güvendiler.

Dünyanın kendilerini koruyacağını düşündüler.

Ama sonuç toplu mezarlar oldu.

Bu gerçek bize çok ağır bir ders veriyor:

Bir toplumun yalnızca haklı olması yetmiyor.

Haklılığını koruyabilecek kurumlara da ihtiyacı var.

Güçlü diplomasiye ihtiyaç var.

Uluslararası ilişkilere ihtiyaç var.

Ekonomik güce ihtiyaç var.

Medya gücüne ihtiyaç var.

Kültürel hafızaya ihtiyaç var.

Ve gerektiğinde kendi güvenliğini sağlayabilecek devlet kapasitesine ihtiyaç var.

Bu, Bosna’dan Türk dünyasına kadar herkesin anlaması gereken stratejik bir derstir.

TÜRKİYE VE TÜRK DÜNYASI SREBRENİTSA’YI SADECE ANMAMALI, ANLATMALIDIR

Bizler için Bosna tarihî bir hatıradan ibaret değildir.

Bosna bizim gönül coğrafyamızdır.

Ama gönül bağı yalnızca duygusal cümlelerle korunmaz.

Kurumsal hafıza gerekir.

Arşiv gerekir.

Akademik çalışma gerekir.

Belgesel gerekir.

Kitap gerekir.

Gençlerin anlayacağı dijital içerikler gerekir.

Üniversitelerde araştırma merkezleri gerekir.

Çünkü bugün mücadelenin önemli bir bölümü artık cephelerde değil, hafızada veriliyor.

Kim tarihi anlatırsa, gelecek neslin hafızasını da o şekillendirir.

Bu nedenle Türkiye’nin ve bütün Türk dünyasının Srebrenitsa’ya yaklaşımı sadece anma törenleriyle sınırlı kalmamalıdır.

Srebrenitsa’nın belgeleri farklı dillere çevrilmeli.

Tanıklıklar kayıt altına alınmalı.

Gençler Potoçari’ye götürülmeli.

Soykırımın nasıl oluştuğu bilimsel biçimde anlatılmalı.

Çünkü unutulan acı, tekrar edebilir.

EN BÜYÜK SAVAŞ ARTIK HAFIZA ÜZERİNDEDİR

Dün insanlar silahla savaşıyordu.

Bugün ise başka bir savaş yürütülüyor.

Tarih üzerinde.

Hafıza üzerinde.

Kelimeler üzerinde.

Sosyal medya üzerinde.

Gençlerin zihni üzerinde.

Bir taraf “soykırım” diyor.

Bir başkası “savaşın olağan sonucu” demeye çalışıyor.

Bir taraf mahkeme kararlarını hatırlatıyor.

Bir başkası kahramanlık hikâyeleri üretiyor.

Bu yüzden Srebrenitsa artık yalnızca geçmişin meselesi değildir.

Geleceğin de meselesidir.

Bir nesil sonra gençler Srebrenitsa’yı nasıl hatırlayacak?

İşte asıl mücadele budur.

“BİZİ UNUTMAYIN, AMA BİZİM ADIMIZA NEFRET ÜRETMEYİN”

Ben Srebrenitsa’nın sessiz vasiyetini böyle okuyorum.

Bizi unutmayın.

Yaşadıklarımızı inkâr ettirmeyin.

Katilleri kahramanlaştırmayın.

Acımızı küçümsemeyin.

Ama bizim adımıza başka halkların çocuklarından nefret etmeyin.

Çünkü biz zaten nefretin neye dönüştüğünü yaşayarak gördük.

Yeni çocuklara aynı acıyı miras bırakmayın.

Yeni anneleri aynı mezarların başında ağlatmayın.

İşte Srebrenitsa’ya gerçek sadakat budur.

BULTÜRK OLARAK BİZİM DURUŞUMUZ NETTİR

Biz tarihi unutmayacağız.

Mazlumun yanında duracağız.

Soykırımı inkâr eden zihniyetlerle mücadele edeceğiz.

Ama bunu yeni düşmanlıklar üretmek için yapmayacağız.

Çünkü bizim davamız intikam değil, adalettir.

Bizim mücadelemiz milletlere karşı değil, zulme karşıdır.

Bizim hedefimiz geçmişi diri tutarak geleceği zehirlemek değil; geçmişin dersleriyle geleceği korumaktır.

Balkanlar artık yeni mezarlıkların değil, yeni nesillerin coğrafyası olmalıdır.

Türk’üyle, Boşnağıyla, Sırbıyla, Arnavutuyla, Hırvatıyla bütün Balkan halklarının çocukları geçmişin nefretinden daha büyük bir gelecek kurabilmelidir.

Ama bunun yolu unutmak değildir.

Hakikatle yüzleşmektir.

RATKO MLADİĆ ÖLDÜ; ASIL SORU ŞİMDİ BAŞLIYOR

Ratko Mladić öldü.

Fakat bizim için asıl mesele onun ölümü değildir.

Asıl soru şudur:

İnsanlığın içindeki Mladić zihniyeti de ölecek mi?

Bir insanı yalnızca adı farklı diye düşman gören anlayış sona erecek mi?

Savaş suçlularının kahramanlaştırılması bitecek mi?

Çocuklara intikam yerine adalet öğretilebilecek mi?

Toplumlar geçmişin acısını birbirine karşı silah olarak kullanmak yerine ortak bir barış hafızası oluşturabilecek mi?

İşte mesele burada düğümleniyor.

Srebrenitsa bize yalnızca geçmişi anlatmıyor.

Geleceği de uyarıyor.

Son sözümüz şudur:

Unutmak ihanettir.
İnkâr vicdansızlıktır.
Katili kahramanlaştırmak geleceği zehirlemektir.
Ama bir suçlunun günahını bütün bir millete yüklemek de aynı nefret zincirinin yeni halkasını oluşturmaktır.

Biz unutmayacağız.

Unutturmayacağız.

Ama nefretimizi insana değil, zulme yönelteceğiz.

Çünkü Srebrenitsa’nın ihtiyacı intikam değil, adalettir.

Ve bütün insanlığın Srebrenitsa’nın beyaz mezar taşları önünde vermesi gereken söz birdir:

Bir daha asla.

Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK Genel Başkanı