DÜNYA FİKİR TEATİSİNDEN FÜZE TEATİSİNE GEÇERKEN: TÜRKİYE NEREDE DURACAK?

Küresel düzenin krizi artık kapımızın önündedir

Beyza ARMUTÇU

Dünya yalnızca yeni bir savaşa, yeni bir ekonomik krize veya yeni bir siyasi gerilime girmiyor.

Daha büyük bir dönüşüm yaşanıyor:

Dünyanın kuralları değişiyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 21. MÜSİAD EXPO Uluslararası Ticaret Fuarı ve 29. Uluslararası İş Forumu’nun kapanışındaki konuşmasında altını çizdiği mesele tam olarak budur.

Cumhurbaşkanımız Erdoğan, küresel sistemin meşruiyet, temsil ve adalet boyutlarında çıkmaza girdiğini ifade ederken, Türkiye’nin merkezinde bulunduğu coğrafyayı da bir “kriz fırtınası” içinde tarif etti.

Daha da önemlisi, yakın geçmişte fikir alışverişiyle çözülmeye çalışılan meselelerin bugün füze ve dronlarla çözülmeye çalışıldığına dikkat çekti.

Bu sözleri yalnızca bir siyasi konuşmanın cümleleri olarak okumak eksik kalır.

Çünkü önümüzdeki yılların temel sorusu şudur:

Hukukun gücü mü dünyayı yönetecek, yoksa gücün hukuku mu?


DÜNYA DÜZENİ NEDEN TIKANDI?

İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan uluslararası sistemin temel iddiası açıktı:

Bir daha büyük savaşlar yaşanmasın.

Uyuşmazlıklar müzakereyle çözülsün.

Devletler uluslararası hukuk içinde hareket etsin.

Fakat bugün dünyanın birçok bölgesindeki tablo bu ideal ile gerçeklik arasındaki mesafenin büyüdüğünü gösteriyor.

Filistin’den Yemen’e, Sudan’dan Somali’ye ve farklı çatışma bölgelerine kadar güvenlik krizleri devam ediyor.

Sorun yalnızca savaşların çıkması değildir.

Asıl sorun, uluslararası kurumların bunları önleme veya durdurma kapasitesinin sürekli tartışılır hale gelmesidir.

Erdoğan’ın birkaç gün önce Birleşmiş Milletler sistemi hakkında yaptığı değerlendirmede de aynı temsil meselesi vardı: BM Güvenlik Konseyi’ndeki beş daimi üyenin veto yetkisine dayanan yapı yerine daha geniş temsil ve daha güçlü bir Genel Kurul önerisi dile getirildi.

Dolayısıyla tartışılması gereken yalnızca savaşlar değildir.

Savaşları önlemesi gereken sistemin neden giderek daha az etkili olduğu da tartışılmalıdır.


FİKİR TEATİSİNDEN FÜZE TEATİSİNE

Konuşmanın belki de en düşündürücü noktası burada yatıyor.

Diplomasinin temelinde konuşmak vardır.

Müzakere etmek vardır.

Karşı tarafı dinlemek vardır.

Ortak bir nokta aramak vardır.

Fakat diplomatik masaların etkisi azalırken askeri caydırıcılığın ağırlığı artıyorsa dünya açısından tehlikeli bir eşik ortaya çıkar.

Çünkü füze konuşmaya başladığında diplomatın sesi azalır.

Dron havalandığında müzakere masası küçülür. Silah, diplomasinin yerine geçtiğinde ise kazananın bile gerçekte ne kadar kazandığı tartışmalı hale gelir.

  1. yüzyılın teknolojisi ilerledi fakat insanlığın uyuşmazlık çözme yöntemlerinin aynı ölçüde ilerlediğini söylemek zor.

İnsanlık yapay zekâyı geliştiriyor.

Uzaya araç gönderiyor.

Milyarlarca veriyi saniyeler içinde işleyebiliyor.

Ama hâlâ şehirleri bombalayarak siyasi sorun çözmeye çalışıyor.

İşte çağımızın büyük çelişkilerinden biri budur.


“GÜCÜ GÜCÜ YETENE” DÜZENİNİN TEHLİKESİ

Uluslararası sistem açısından asıl kırılma, güç kullanımının giderek normalleşmesidir.

Eğer dünyada şu anlayış yerleşirse:

“Gücüm varsa yapabilirim.”

o zaman küçük ve orta ölçekli devletlerin güvenliği ne olacak?

Uluslararası anlaşmaların anlamı ne olacak?

Sınırların dokunulmazlığı ne olacak?

Uluslararası hukuk ne işe yarayacak?

Böyle bir dünyanın sonunda herkes silahlanmaya başlar.

Çünkü hukuk güvence vermiyorsa devletler güvenliği başka yerde arar.

Daha fazla füze…

Daha fazla hava savunması…

Daha fazla dron…

Daha fazla askeri teknoloji…

Daha büyük savunma bütçeleri…

Sonunda dünya bir güvenlik paradoksuna sürüklenir:

Herkes kendisini korumak için silahlanır, fakat herkes silahlandıkça dünya daha güvensiz hale gelir.


TÜRKİYE KRİZİN DIŞINDA DEĞİL, MERKEZİNDEDİR

Türkiye açısından mesele daha da önemlidir.

Haritayı önümüze koyalım.

Karadeniz…

Balkanlar…

Kafkasya…

Doğu Akdeniz…

Orta Doğu…

Türkiye bütün bu jeopolitik alanların kesişim noktasındadır.

Dolayısıyla dünyanın herhangi bir yerindeki kriz Türkiye için yalnızca televizyon haberi olmayabilir.

Enerji fiyatına dönüşebilir.

Göç hareketine dönüşebilir.

Ticaret yollarının kapanmasına dönüşebilir.

Savunma ihtiyacına dönüşebilir.

Gıda güvenliği sorununa dönüşebilir.

İhracat pazarlarının daralmasına dönüşebilir.

Bu nedenle Türkiye’nin geleceğini yalnızca klasik dış politika anlayışıyla değerlendirmek yeterli değildir.

Artık dış politika ile ekonomi, teknoloji, enerji, savunma, tarım ve demografi aynı stratejik masada düşünülmelidir.


YENİ DÖNEMİN ANAHTAR KELİMESİ: DAYANIKLILIK

Eskiden devletlerin gücü çoğunlukla ordularıyla ölçülürdü.

Bugün denklem çok daha geniştir.

Güçlü devlet;

savunma sanayisini geliştiren,

enerji kaynaklarını çeşitlendiren,

gıda güvenliğini sağlayan,

teknoloji üreten,

finansal sistemini koruyabilen,

nitelikli insan yetiştiren,

diplomatik ağlarını genişleten

ve toplumsal bütünlüğünü koruyabilen devlettir.

Bunlardan biri eksik olduğunda diğer alanlardaki başarı da kırılganlaşabilir.

Bu nedenle Türkiye açısından yeni dönemin stratejik kavramı sadece güç değil, aynı zamanda dayanıklılık olmalıdır.


EKONOMİ ARTIK MİLLÎ GÜVENLİK MESELESİDİR

MÜSİAD toplantısının önemi de burada ortaya çıkıyor.

Çünkü jeopolitik konuşmanın bir ticaret fuarında yapılması tesadüf değildir.

  1. MÜSİAD EXPO; 18 sektörden 369 firmanın katıldığı, yaklaşık 25 bin metrekarelik bir organizasyon olarak gerçekleştirildi.

Bugünün dünyasında fabrika yalnızca fabrika değildir.

Liman yalnızca liman değildir.

Enerji hattı yalnızca ticari yatırım değildir.

Çip üretimi yalnızca teknoloji meselesi değildir.

Tarım yalnızca çiftçinin meselesi değildir.

Bunların tamamı artık millî güvenliğin parçalarıdır.

Çünkü savaşların biçimi değişmektedir.

Bir ülkeyi işgal etmeden de ciddi biçimde zorlayabilirsiniz.

Enerjisini kesersiniz.

Finans sistemini sıkıştırırsınız.

Tedarik zincirini bozarsınız.

Teknolojiye erişimini sınırlandırırsınız.

İhracat kanallarını daraltırsınız.

İşte ekonomik bağımsızlığın stratejik anlamı burada başlar.


TÜRKİYE’NİN İHTİYACI:
ÜÇ AYAKLI DEVLET STRATEJİSİ

Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin gücü üç temel sütunun birlikte çalışmasına bağlı olacaktır:

Üreten Türkiye.

Sanayide, tarımda, teknolojide ve enerjide üretim kapasitesini yükselten bir ülke.

Caydırıcı Türkiye.

Kendi güvenliğini başkalarının iradesine bırakmayacak savunma kapasitesine sahip bir devlet.

Konuşabilen Türkiye.

Birbiriyle konuşmayan taraflarla aynı anda temas kurabilen diplomatik kapasite.

Çünkü yalnızca silahlı olmak yetmez.

Yalnızca zengin olmak da yetmez.

Yalnızca diplomasi yapmak da yetmez.

Asıl güç bunların birlikte kullanılabilmesidir.


TÜRK DÜNYASI BU DENKLEMİN NERESİNDE?

Burada üzerinde özellikle durmamız gereken başka bir alan vardır:

Türk dünyası.

Türkiye…

Azerbaycan…

Kazakistan…

Özbekistan…

Kırgızistan…

Türkmenistan…

ve geniş Türk coğrafyası…

Avrasya’nın ortasında giderek daha önemli hale gelen bir jeopolitik kuşak oluşturmaktadır.

Fakat tarih ve kültür birlikteliği tek başına stratejik güç meydana getirmez.

Bunun ekonomik ve kurumsal karşılığı oluşturulmalıdır.

Ulaştırma koridorları…

Enerji bağlantıları…

Ortak yatırımlar…

Üniversiteler arası iş birliği…

Savunma ve teknoloji ortaklıkları…

Dijital altyapılar…

Gençlik programları…

Ortak kültürel hafıza…

Bunlar geliştikçe Türk dünyası yalnızca duygusal bir birliktelik olmaktan çıkarak daha güçlü bir iş birliği alanına dönüşebilir.


BALKANLARI UNUTAN TÜRKİYE
HARİTANIN YARISINI OKUR

Türkiye’nin yeni dünya düzenini okurken Balkanları ihmal etme lüksü de yoktur.

Bulgaristan, Yunanistan, Kuzey Makedonya, Kosova, Bosna-Hersek, Arnavutluk, Sırbistan ve Romanya…

Bu coğrafya Türkiye’nin yalnızca geçmişi değildir.

Avrupa’ya açılan ekonomik, siyasi ve kültürel güzergâhlarından biridir.

Balkan Türkleri ve bölgedeki akraba topluluklar da bu geniş ilişkiler ağının insani ve kültürel boyutudur.

Bu nedenle Balkan politikası yalnızca tarih ve nostalji üzerinden değil;

ticaret,

eğitim,

kültür,

ulaştırma,

enerji,

girişimcilik

ve karşılıklı toplumsal ilişkiler üzerinden düşünülmelidir.


SAVUNMA SANAYİSİ ÖNEMLİDİR;
FAKAT ASIL HEDEF SAVAŞMAMAKTIR

Burada önemli bir ayrımı yapmalıyız.

Savunma sanayisinin güçlü olması savaşı istemek anlamına gelmez.

Tam tersine caydırıcılığın temel mantığı şudur:

Savaşmak zorunda kalmayacak kadar güçlü olmak.

Bir ülkenin savunması zayıfsa başkalarının hesaplarına daha kolay konu olabilir.

Ama yalnızca silaha dayanan bir devlet stratejisi de yeterli değildir.

Savunmanın arkasında ekonomi bulunmalıdır.

Ekonominin arkasında bilim bulunmalıdır.

Bilimin arkasında eğitim bulunmalıdır.

Bütün bunların üzerinde ise hukuk, kurumsal kapasite ve toplumsal güven bulunmalıdır.

Gerçek millî güç budur.


YENİ DÜNYA DÜZENİ KURULURKEN MASADA OLMAK

Tarihin bazı dönemlerinde dünya düzenleri yavaş yavaş değişir.

Bazı dönemlerde ise birkaç yıl içinde onlarca yıllık dengeler yerinden oynar.

Bugün ikinci döneme daha yakın olduğumuzu söylemek mümkündür.

Enerji yolları değişiyor.

Ticaret koridorları değişiyor.

Savunma teknolojileri değişiyor.

Yapay zekâ ekonomiyi değiştiriyor.

Devletler ittifaklarını yeniden değerlendiriyor.

Küresel kurumların temsil kabiliyeti tartışılıyor.

Dolayısıyla Türkiye’nin temel stratejik sorusu şudur:

Değişen dünyanın sonuçlarına maruz kalan bir ülke mi olacağız, yoksa değişimin şekillenmesinde söz söyleyen ülkelerden biri mi?

Bunun cevabı sloganlarla değil, kapasiteyle verilecektir.


TÜRKİYE’NİN YENİ STRATEJİK DOKTRİNİ NE OLMALI?

Ben önümüzdeki dönemi beş kelimeyle okuyorum:

Üretim.

Caydırıcılık.

Diplomasi.

Dayanışma.

Adalet.

Üretmeyen bağımsız kalamaz.

Caydırıcı olmayan güvenliğini başkalarına emanet eder.

Diplomasi kuramayan sürekli krizlerin peşinden sürüklenir.

İç dayanışmasını kaybeden dışarıda güçlü olamaz.

Adaleti kaybeden ise gücünü uzun süre meşru biçimde taşıyamaz.

Türkiye’nin tarihî tecrübesini çağın teknolojisiyle birleştirmesi gereken nokta tam burasıdır.


FÜZELERİN KONUŞTUĞU DÜNYADA
AKLIN SESİNİ YÜKSELTMEK

Dünya tehlikeli bir yol ayrımındadır.

Bir tarafta;

daha fazla silah,

daha fazla kutuplaşma,

daha fazla yaptırım,

daha fazla vekâlet savaşı,

daha fazla füze ve dron bulunmaktadır.

Diğer tarafta ise;

diplomasi,

uluslararası hukuk,

adil temsil,

ekonomik iş birliği

ve ortak güvenlik arayışı vardır.

İnsanlığın hangi yolu tercih edeceğini bugünden kesin olarak söylemek mümkün değildir.

Fakat Türkiye’nin kendi yolunu belirlemesi mümkündür.

Güçlü olacağız ama gücü tek başına amaç haline getirmeyeceğiz.

Savunmamızı geliştireceğiz ama diplomasiyi terk etmeyeceğiz.

Ekonomimizi büyüteceğiz ama stratejik bağımsızlığımızı gözden çıkarmayacağız.

Türk dünyasıyla bağlarımızı güçlendirirken Balkanlardan Orta Doğu’ya uzanan bütün komşuluk coğrafyamızla köprüler kuracağız.

Çünkü büyük devlet olmak yalnızca büyük orduya sahip olmak değildir.

Büyük devlet;

savaş başladığında kendisini koruyabilen, fakat savaş başlamadan önce barışı kurabilecek aklı, ekonomiyi ve diplomasiyi üretebilen devlettir.

Dünya fikir teatisinden füze teatisine doğru sürükleniyorsa bize düşen görev füzelerin sayısını seyretmek değildir.

Aklın, diplomasinin ve adaletin sesini yeniden yükseltecek kadar güçlü olmaktır.

Ve belki de önümüzdeki yüzyılın gerçek güç tarifi tam olarak budur:

Masada sözü dinlenen, sahada caydırıcı olan, fabrikada üreten, bilimde geliştiren ve gerektiğinde barışı kurabilen bir Türkiye.