Seçmece diplomasi değil; Seçici devlet aklı

Balkanlarda Vitrin Değil, Devlet Aklı Zamanı

Rafet ULUTÜRK

Hayatta alternatiflerin olması iyidir.

İnsanı tekdüzelikten kurtarır, yeni bakış açıları kazandırır, farklı ihtimalleri görmeye zorlar. Fakat alternatifin çokluğu kadar, doğru olanı seçebilme kabiliyeti de önemlidir.

Pazarda karpuz seçerken bile böyledir.

Kimisi karpuzun kabuğuna bakar.

Kimisi sapına…

Kimisi tıklatır.

Kimisi şaplak atar.

Kimisi ağırlığını tartar.

Satıcı da uzaktan seslenir:

“Gel vatandaş, seçmece karpuz!”

Fakat bütün mesele şudur:

Dışarıdan gördüğünüz ile içeride bulduğunuz her zaman aynı değildir.

Karpuz kocaman olabilir. Parlak olabilir.

Sapı burkulmuş, çile çekmiş görüntüsü verebilir.

Nereden baksanız kırk bir kilo gelebilir.

Ama kesildiğinde içi kabak çıkabilir.

İşte siyasette ve diplomaside yapılan en büyük hatalardan biri de budur:

İnsanları görüntüsüne, makamına, kartvizitine ve çevresindeki kalabalığa bakarak tartmak.

Oysa diplomasi pazardan karpuz almak değildir.

Yanlış seçim yaptığınızda yalnızca sofranız bozulmaz.

Bazen bir ülkenin yılları kaybolur.

BALKANLAR KADRAJA SIĞMAZ

Balkanlara gidildiğinde bazen diplomasi fotoğraf üzerinden okunuyor.

Bir salon… Bir iftar…

Kalabalık bir masa…

Yan yana dizilmiş siyasetçiler…

El sıkışmalar…

Gülümseyen yüzler…

Sonra sosyal medyada aynı cümle:

“Soydaşlarımızla bir araya geldik.”

Güzel. Ama ben başka bir soru sormak istiyorum:

Kimlerle bir araya gelmediniz?

Kim kapıda kaldı?

Kim beş dakikalık randevu alamadı? Kim yıllardır o bölgede çalışıyor ama fotoğraf karesine giremedi?

Kim Türkiye’nin gerçek dostu olduğu hâlde protokol listesinde yer bulamadı? Çünkü bazen bir ülkeyi anlamanın yolu fotoğrafın ortasına değil, fotoğrafın dışında kalanlara bakmaktan geçer.

Balkanlar birkaç kalabalık kareyle okunamaz. Balkanlar hafızayla okunur.

BALKANLAR BİR COĞRAFYA DEĞİL, BİR HAFIZADIR

Balkanlara gittiğinizde yalnızca başka ülkelere gitmezsiniz. Bir milletin hatıralarına gidersiniz.

Bir köy çeşmesinde Türkiye’yi konuşan ihtiyarın yanına…

Sandığında dedesinden kalan tapuyu saklayan ailenin evine…

Torununa Türkçe öğretmeye çalışan ninenin sofrasına…

Bir zamanlar ezan okunan, bugün yalnızca duvarları kalmış caminin avlusuna…

Göç yollarına… Kapanan okullara…

Sessizleşmiş Türk mahallelerine…

Ve bazen aynı hayat içerisinde iki farklı isim taşımak zorunda bırakılmış insanların hafızasına…

Onun için Balkanlar Türkiye için sıradan bir dış politika dosyası değildir.

Biraz tarihimizdir.

Biraz vicdanımızdır.

Biraz akrabalığımızdır. Biraz da geleceğimizdir.

Bu kadar derin bir coğrafya, üç-beş kişinin verdiği bilgilerle okunamaz.

DEVLETLER EN ÇOK YANLIŞ MUHATAPTAN ZARAR GÖRÜR

Diplomaside büyük hataların başlangıcı çoğu zaman küçüktür.

Yanlış bir danışman… Eksik bir rapor…

Kendini olduğundan büyük gösteren bir kanaat önderi…

Toplumdaki gerçek karşılığı ölçülmeden muhatap alınan biri…

Sonra o kişinin anlattıkları merkeze ulaşır.

Raporlara girer. Karar vericinin önüne gelir.

Bir süre sonra kişisel görüş, devlet gerçeği gibi algılanmaya başlar.

Asıl tehlike budur.

Bir insanın kalabalık çevresi olması, onun toplum temsilcisi olduğu anlamına gelmez.

Bir insanın yanında milletvekilleri bulunması, onun bölgeyi iyi bildiğini göstermez.

Bir insanın sürekli Ankara’da görünmesi, Balkanları iyi okuduğu anlamına hiç gelmez.

Çünkü görünürlük ile temsil aynı şey değildir.

BAZI KARPUZLAR HORMONLA BÜYÜR

Karpuz metaforuna yeniden dönelim.

Pazarda öyle karpuzlar vardır ki çok iridir.

İlk bakışta cezbedicidir.

Satıcı öve öve bitiremez.

Fakat bazıları doğal büyümemiştir.

Şişirilmiştir.

Görüntüsü olduğundan büyük gösterilmiştir.

Siyasette de “hormonlu büyüklükler” vardır.

Kişinin toplumdaki karşılığı on kişidir ama size on bin kişiyi temsil ediyormuş gibi sunulur.

Bölgeyle ilişkisi yüzeyseldir ama “Balkan uzmanı” diye anlatılır.

Bir iki toplantıya katılmıştır ama yıllarca sahada çalışmış izlenimi verilir. Türkiye’nin menfaatlerini değil, kendi makamını korumaktadır ama “millî dava adamı” görüntüsüne bürünür.

İşte devlet adamı burada dikkatli olmak zorundadır. Diplomaside kilo tartılmaz.

İçerik tartılır.

GERÇEK TEMSİLCİLER BAZEN EN ARKA SIRADADIR

Bir toplumun gerçek temsilcisi her zaman en büyük makamda oturmaz.

Bazen küçük bir kasabada öğretmendir.

Bazen otuz yıldır Türkçe gazete çıkaran gazetecidir.

Bazen köyde camiyi ayakta tutan bir gönüllüdür.

Bazen üniversitede çalışan akademisyendir.

Bazen gençlere burs bulan bir dernekçidir.

Bazen hiç makam istemeden Türkiye ile bölgesi arasında köprü kurmaya çalışan bir insandır.

Kartviziti küçüktür.

Ama hafızası büyüktür.

Devletin asıl mahareti, bu insanları bulabilmesidir. Çünkü gerçek saha bilgisi çoğu zaman protokol masalarının en önünde değil, arka sıralarında oturur.

BEŞ DAKİKANIN STRATEJİK DEĞERİ

Diplomaside beş dakika küçümsenecek bir süre değildir.

Bir insan beş dakikada bir seçim bölgesinin nasıl değiştiğini anlatabilir.

Bir kasabadaki demografik kırılmayı söyleyebilir.

Bir gençlik kopuşunun işaretlerini gösterebilir.

Bir toplumun neden başka siyasi aktörlere yöneldiğini açıklayabilir.

Bir yanlışın yıllardır nasıl büyüdüğünü anlatabilir.

Fakat o insana beş dakika vermezseniz bunları hiç duyamazsınız.

En büyük diplomatik zafiyetlerden biri de budur:

Konuşacak çok insan bulup, dinleyecek vakit ayırmamak.

Diplomasi konuşma sanatı olduğu kadar dinleme sanatıdır.

BALKAN TÜRKÜNÜ BİR PARTİYE HAPSETMEYİN

Türkiye’nin Balkan politikasında en temel ilkelerden biri şu olmalıdır:

Toplumları kişilere ve partilere indirgememek.

Partiler değişir.

Genel başkanlar değişir.

Belediye başkanları değişir.

Milletvekilleri değişir.

Hükûmetler değişir.

Fakat toplumlar kalır.

Türkiye, Balkan Türklerini tek bir siyasi parti üzerinden okumamalıdır.

Türklerin farklı partilerde temsil edilmesi, doğru değerlendirildiğinde zaaf değil güçtür.

Çünkü bir toplumun geleceği bir kişinin veya bir partinin siyasi ömrüne bağlanmamalıdır.

Türkiye’nin Balkanlardaki bağı, seçim takviminden daha uzun soluklu olmak zorundadır.

SOYDAŞ POLİTİKASI DEĞİL, VATANDAŞLIK VE GELECEK POLİTİKASI

Balkan Türklerine yaklaşım yalnızca “soydaşlarımız” ifadesine sıkıştırılmamalıdır.

Soydaşlık duygusal bir bağdır ve kıymetlidir.

Fakat bugünün dünyasında asıl mesele, bu insanların yaşadıkları ülkelerde güçlü, eğitimli, ekonomik olarak bağımsız ve siyaseten saygın vatandaşlar hâline gelmesidir.

Türkiye’nin desteği onları yaşadıkları ülkelerden koparmamalı.

Tam tersine yaşadıkları toplum içerisinde daha güçlü hâle getirmelidir.

Türk genci iyi Bulgarca bilmelidir.

İyi Türkçe bilmelidir.

İngilizce öğrenmelidir.

Hukuk bilmelidir.

Ekonomi bilmelidir.

Teknoloji bilmelidir.

Ülkesinin kurumlarını tanımalıdır.

Türkiye’yi tanımalıdır.

Avrupa’yı tanımalıdır.

Çünkü geleceğin Balkan Türkü yalnızca geçmişini bilen değil, geleceği kurabilen insan olmalıdır.

2040’IN BALKAN LİDERLERİNİ BUGÜNDEN BULMAK

Bugün yirmi yaşında olan bir genç, 2040 yılında kırklı yaşlarına gelecek.

Milletvekili olabilir.

Bakan olabilir.

Belediye başkanı olabilir.

Akademisyen olabilir.

İş insanı olabilir.

Belki ülkesinin cumhurbaşkanı olabilir.

Peki Türkiye bugün o gençleri tanıyor mu?

Asıl stratejik soru budur.

Yalnızca bugünün güçlü insanlarıyla ilişki kuran devlet, yarının dünyasına hazırlıksız yakalanır.

Büyük devlet, geleceğin insanını henüz güçlü değilken tanır.

Bu nedenle Türkiye’nin Balkanlar için uzun vadeli bir gençlik ve liderlik programına ihtiyacı vardır.

Siyaset okulları…

Diplomasi akademileri…

Burs programları…

Staj imkânları…

Teknoloji kampları…

Türkçe programları…

Girişimcilik fonları…

Ortak üniversite projeleri…

Bunların tamamı dış politikanın parçası olarak görülmelidir.

Çünkü 2040’ın Balkan siyaseti bugünün gençlik politikalarında kurulacaktır.

BALKAN HAFIZA VE STRATEJİ MERKEZİ KURULMALI

Türkiye’nin artık kalıcı bir Balkan Hafıza ve Strateji Merkezi oluşturması gerektiğini düşünüyorum.

Bu yapı günlük siyasetin dışına çıkmalıdır.

Köy köy demografik gelişmeleri izlemelidir.

Göç hareketlerini takip etmelidir.

Türk ve Müslüman kültür mirasının envanterini çıkarmalıdır.

Vakıf mallarının durumunu araştırmalıdır.

Türkçe eğitimin seviyesini ölçmelidir.

Gençlerin hangi ülkelere göç ettiğini incelemelidir.

Siyasi partilerde yükselen yeni kadroları takip etmelidir.

Yerel basını analiz etmelidir.

Ekonomik fırsatları raporlamalıdır.

Ve Türkiye’ye ulaşan bilgiyi tek kaynağa bağımlı olmaktan çıkarmalıdır.

Büyük devletin bilgisi de çok kaynaklı olmak zorundadır.

SADECE BÜYÜKELÇİLİKLERLE DİPLOMASİ OLMAZ

Dünya değişti.

Diplomasi artık yalnızca büyükelçiler ve bakanlıklar arasında yürümüyor.

Belediyeler diplomasi yapıyor.

Üniversiteler yapıyor.

STK’lar yapıyor.

İş insanları yapıyor.

Gazeteciler yapıyor.

Sanatçılar yapıyor.

Öğrenciler bile ülkeler arasında bağ kuruyor.

Türkiye’nin Balkan politikası bu nedenle bir toplum diplomasisi boyutu kazanmalıdır.

İstanbul’daki bir belediye ile Kırcaali’deki bir belediyenin ortak projesi de diplomasidir.

Bir Türk üniversitesi ile Sofya’daki bir üniversitenin ortak araştırması da diplomasidir.

Bir gençlik değişim programı da diplomasidir.

Bir kültür festivali de.

Bir kitap tercümesi de.

Bir tarihi mezarlığın restore edilmesi de.

Diplomasi sadece masada imzalanan metin değildir.

İnsanlar arasında kurulan bağdır.

GÖNÜL KIRIKLIĞI DA JEOPOLİTİKTİR

Devlet raporlarında rakamlar vardır.

Oy oranları vardır.

Seçim sonuçları vardır.

Nüfus bilgileri vardır.

Ekonomik veriler vardır.

Ama genellikle bir sütun eksiktir:

Kırgınlık.

Oysa kırgınlık da stratejik veridir.

Bir topluluğun yıllarca kendisini görülmemiş hissetmesi önemlidir.

Bir gencin Türkiye’den uzaklaşması önemlidir.

Bir ihtiyarın “Artık bizi kimse hatırlamıyor.” demesi önemlidir.

Bunlar istatistik tablolarına girmez.

Fakat zamanla siyasi sonuç üretir.

Başka ülkeler o boşluğu görür.

Başka merkezler o gençlere ulaşır.

Başka yapılar aidiyet üretir.

Ve siz yıllar sonra “Bu toplum neden bizden uzaklaştı?” diye sorarsınız.

Oysa cevap çok daha önce verilmiştir:

Gönlünü ihmal ettiniz.

GÜVEN YÜZ YILDA OLUŞUR, BEŞ DAKİKADA KIRILIR

Türkiye’nin Balkanlardaki en büyük sermayelerinden biri ne para ne ticaret ne de siyasettir.

En büyük sermaye güvendir.

Birçok Balkan ailesinde Türkiye bir devlet isminden daha fazlasıdır.

Bir hatıradır.

Bir umut kapısıdır.

Bir akrabalık duygusudur.

Bir medeniyet bağının adıdır.

Böyle bir güveni üretmek kolay değildir.

Nesiller boyunca oluşur.

Fakat yanlış davranışlarla çok kısa sürede zedelenebilir.

İşte bu yüzden kapıda bekleyen insanı küçümsememelisiniz.

Çünkü o insanın arkasında belki yüz yıllık bir aidiyet vardır.

Onu beş dakika dinlememek belki Ankara’da küçük bir protokol meselesidir.

Ama Balkanlarda büyük bir gönül kırıklığına dönüşebilir.

KESMECE DİPLOMASİYE İHTİYAÇ VAR

Eskiden malına güvenen karpuzcu şöyle derdi:

“Keselim, bak.”

İşte siyasette ve diplomaside de buna ihtiyaç var.

Birisi “Ben Balkanları temsil ediyorum.” diyorsa soralım:

Ne yaptın?

Kaç gence dokundun?

Kaç öğrenci yetiştirdin?

Kaç proje hazırladın?

Kaç problemi çözdün?

Kaç köyü ziyaret ettin?

Kaç rapor yazdın?

Kaç tarihi eserin korunmasına katkı sağladın?

Kaç insanın güvenini kazandın?

Sonra karpuzu keselim.

İçi doluysa alkışlayalım.

Değilse sırf iri diye devlet politikasının merkezine koymayalım.

DEVLET ADAMI ALKIŞA DEĞİL, GERÇEĞE İHTİYAÇ DUYAR

Gerçek devlet adamı kendisine güzel şeyler söyleyen insanlarla değil, doğru şeyler söyleyen insanlarla çalışır.

Çünkü alkış insanı rahatlatır.

Hakikat ise bazen rahatsız eder.

Ama devlet yönetimi rahat etme makamı değildir.

Hakikati bulma makamıdır.

Balkanlar konusunda da ihtiyaç duyduğumuz budur.

Türkiye’ye “Her şey yolunda.” diyenlerden önce,

“Burada şu yanlış gidiyor.” diyebilen insanları dinlemek gerekir.

Çünkü gerçek dost, size hoşunuza gideni değil, bilmeniz gerekeni söyler.

BALKANLAR PAZAR DEĞİL, EMANETTİR

Balkanlara giden her siyasetçiye, diplomata ve kamu görevlisine söylenecek birkaç cümle var:

Fotoğraf çektirmeden önce dinleyin.

En büyük salona değil, en gerçek hikâyeye gidin.

En çok alkışlayanı değil, en çok bilen insanı bulun.

Makamına değil, yaptığı işe bakın.

Kartvizitine değil, toplumdaki güvenine bakın.

Ve küçük görünen insanları küçümsemeyin.

Çünkü bazen küçük bir köyde oturan bir insan, büyük şehirlerdeki onlarca danışmandan daha fazla Balkan hafızası taşıyabilir.

Türkiye’nin Balkanlarda güçlü kalmasının yolu yalnızca büyük projelerden geçmiyor.

İnsan gönlünü korumaktan da geçiyor.

Çünkü Balkanlar bir seçim bölgesi değildir.

Bir fotoğraf karesi değildir.

Bir iftar programı değildir.

Bir protokol listesi hiç değildir.

Balkanlar büyük bir tarih, yaşayan bir toplum ve geleceğe uzanan stratejik bir alandır.

Bu nedenle bize seçmece diplomasi değil; seçici devlet aklı lazımdır.

Hormonla büyütülmüş isimler değil, sahada karşılığı olan insanlar lazımdır.

Vitrin değil, içerik lazımdır.

Gürültü değil, hafıza lazımdır.

Makam peşinde koşanlar değil, geleceği kuranlar lazımdır.

Ve belki en önemlisi:

Türkiye’ye alkış tutan değil, Türkiye’ye doğruyu söyleyebilen insanlar lazımdır.

Karpuz kırk bir kilo olabilir.

Fotoğrafta herkesten büyük görünebilir.

Fakat devletler karpuzun kilosuyla değil, içinin sağlamlığıyla ilgilenmelidir.

Çünkü siyasette de diplomaside de sonunda karpuz kesilir.

Ve o zaman anlaşılır:

Kimin gerçekten içi doluymuş,

kimin yalnızca kabuğu büyükmüş.

Balkanların geleceği de işte bu ayrımı doğru yapabilenlerin elinde şekillenecektir.