DELİORMAN’IN SESSİZ HAZİNESİ

Medreseden Kütüphaneye, Âlimden Geleceğe Bir Medeniyet Hafızası

Gülten RAYİMOĞLU

Bir coğrafyayı vatan yapan yalnızca üzerinde yaşayan insanlar değildir.

O coğrafyada kurulan mektepler, açılan medreseler, yazılan kitaplar, vakfedilen kütüphaneler, yetiştirilen âlimler, edilen dualar ve nesilden nesile aktarılan hafıza da toprağa vatan ruhu kazandırır.

Deliorman’a işte bu gözle bakmak gerekir.

Bugün Bulgaristan sınırları içerisinde kalan Şumnu, Razgrad, Silistre, Rusçuk ve çevresindeki geniş coğrafya, Osmanlı asırlarında yalnızca tarım yapılan, asker yetiştirilen veya stratejik yolların geçtiği bir bölge değildi. Deliorman aynı zamanda Rumeli’nin ilim havzalarından biriydi.

Camileri vardı.

Medreseleri vardı.

Mektepleri vardı.

Kütüphaneleri vardı.

Tekkeleri vardı.

Müderrisleri, müftüleri, kadıları, hafızları, hattatları ve şairleri vardı.

Daha önemlisi, bütün bunları ayakta tutan güçlü bir vakıf ve dayanışma medeniyeti vardı.

Bu nedenle Deliorman tarihini yalnızca siyasi olaylarla okumak eksik kalır.

Deliorman’ın asıl büyük hikâyelerinden biri, ilimle ayakta kalma hikâyesidir.

18. YÜZYIL: DELİORMAN’DA İLMİN KÖK SALDIĞI ÇAĞ

  1. yüzyıl Osmanlı Devleti açısından kolay bir dönem değildi.

Savaşlar, ekonomik sıkıntılar, Avrupa’daki büyük değişimler ve Balkanlar üzerindeki siyasi rekabet giderek artıyordu. Fakat bütün bu sarsıntıların ortasında Rumeli şehirlerinde ilim hayatı devam ediyordu. Deliorman bunun en dikkat çekici örneklerinden biriydi.

Şumnu, Razgrad, Silistre ve Rusçuk’taki cami-medrese-vakıf üçgeni yalnızca din adamı yetiştirmiyordu. Aynı zamanda toplumun eğitimli insan ihtiyacını karşılayan bir yapı meydana getiriyordu.

Çünkü Osmanlı toplumunda medrese yalnızca ders verilen bina değildi.

Medrese aynı zamanda bir insan yetiştirme kurumuydu.

Burada fıkıh okutuluyordu.

Tefsir okutuluyordu.

Hadis okutuluyordu.

Kelam okutuluyordu.

Fakat bunun yanında mantık, belagat, hesap, astronomi ve dil ilimleri de ilim dünyasının parçasıydı.

Dolayısıyla Deliorman’da yetişen âlimleri sadece “din adamı” kavramıyla tarif etmek, onların tarihî fonksiyonunu küçültmek olur.

Onlar dönemin öğretmenleri, hukukçuları, kanaat önderleri ve toplumsal rehberleriydi.

ŞUMNU: RUMELİ’NİN İLİM KAPILARINDAN BİRİ

Bu medeniyet haritasının en önemli merkezlerinden biri Şumnu’dur.

Şumnu’daki Şerif Halil Paşa, yani halk arasında bilinen adıyla Tombul Camii ve çevresinde oluşan külliye, bize Osmanlı’nın şehir anlayışını anlatan çok güçlü bir örnektir.

Çünkü Osmanlı şehir kurarken yalnızca cami inşa etmiyordu.

Caminin yanında medreseyi düşünüyordu.

Kütüphaneyi düşünüyordu. Talebeyi düşünüyordu.

Hocayı düşünüyordu. Suyu, aşevini, vakfı ve sosyal dayanışmayı düşünüyordu.

Yani mesele yalnızca ibadet mekânı yapmak değildi; insanın maddi ve manevi dünyasını birlikte inşa etmekti.

Tombul Camii çevresindeki ilim hayatına bu açıdan baktığımızda karşımıza yalnızca mimari bir eser değil, bir medeniyet modeli çıkar.

Bugün o yapılara sadece “tarihî eser” olarak bakarsak meselenin yarısını görürüz.

Çünkü taş duvarların içerisinde asıl önemli olan, yüzyıllarca dolaşan fikirdir.

KÜTÜPHANE: BİR MİLLETİN HAFIZA KALESİ

Deliorman kültür tarihinin üzerinde özellikle durulması gereken taraflarından biri de kütüphanelerdir.

Bir toplumun kitaplarını koruması aslında hafızasını korumasıdır.

Şumnu başta olmak üzere bölgedeki vakıf kütüphaneleri, yüzlerce yıllık ilim birikiminin sonraki kuşaklara aktarılmasını sağladı.

Bir kitabın vakfedilmesi sıradan bir bağış değildi. İnsanlar kitabını geleceğe bırakıyordu. Bir âlim ölüyor fakat kitabı yaşamaya devam ediyordu. Bir müderris dünyadan ayrılıyor fakat öğrencisinin öğrencisi onun düşüncesini başka bir kuşağa taşıyordu. İşte medeniyet böyle kuruluyordu. Bu sebeple vakıf kütüphaneleri, Deliorman’ın görünmeyen kaleleridir. Kalelerin duvarları şehri düşmandan korur.

Kütüphaneler ise milleti unutulmaktan korur.

RAZGRAD, SİLİSTRE VE RUSÇUK: BİR İLİM AĞININ HALKALARI

Deliorman’ın kültür tarihini yalnızca Şumnu üzerinden okumak da doğru değildir.

Razgrad, Silistre ve Rusçuk da aynı kültürel havzanın önemli merkezleriydi.

Bu şehirler arasında hocalar, öğrenciler, kitaplar ve fikirler dolaşıyordu.

Bir yerde yetişen talebe başka bir merkezde eğitimini sürdürebiliyor, daha sonra başka bir kasabaya müderris veya din görevlisi olarak gidebiliyordu.

Böylece şehirlerden köylere kadar uzanan bir ilim dolaşım ağı meydana geliyordu.

Bu sistemin belki de en önemli özelliği şuydu: İlim yalnızca büyük merkezlerde kalmıyordu.

Köylere kadar ulaşıyordu. Deliorman köylerindeki dinî ve kültürel hayatın uzun yıllar güçlü kalmasının arkasında bu insan ağı bulunmaktadır.

ÂLİM SADECE DERS VEREN İNSAN DEĞİLDİ

Bugünün dünyasından geçmişe baktığımızda bazen büyük bir hata yapıyoruz.

Âlimi yalnızca medresede oturup kitap okuyan insan zannediyoruz.

Oysa Deliorman’ın geleneksel toplumunda âlim hayatın tam merkezindeydi.

Nikâhta o vardı.

Mirasta o vardı.

Anlaşmazlıkta o vardı.

Cenazede o vardı.

Çocuğun eğitiminde o vardı.

Köyün veya mahallenin meselelerinde ona danışılıyordu.

Dolayısıyla âlim aynı zamanda toplumsal güven mekanizmasının parçasıydı.

Bilgi ile toplum arasında köprü kuruyordu. Bu nedenle Deliorman ulemasının tarihini araştırmak aslında yalnızca birkaç önemli şahsiyetin biyografisini yazmak değildir.

Bir toplumun nasıl ayakta kaldığını araştırmaktır.

OSMANLI ÇEKİLDİ, FAKAT MEDENİYET BİR GÜNDE ÇEKİLMEDİ

Deliorman tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri Osmanlı siyasi hâkimiyetinin sona ermesidir.

Fakat burada çok önemli bir ayrım yapmalıyız: Devletin siyasi sınırları değişebilir.

Fakat medeniyet sınırları aynı gün ortadan kalkmaz.

Osmanlı idaresi Balkanlar’dan çekilirken geride camiler, vakıflar, mezarlıklar, kütüphaneler, medreseler ve yüzlerce yıllık bir kültürel hafıza bıraktı.

Daha önemlisi insanlar kaldı.

Türkçe konuşan aileler kaldı.

Kur’an öğreten hocalar kaldı.

Kitaplar kaldı.

Hatıralar kaldı.

Gelenekler kaldı.

İşte Deliorman ulemasının tarihî önemi özellikle bu noktadan sonra daha açık görülmektedir.

Çünkü onlar artık sadece ilim öğretmiyordu.

Aynı zamanda bir toplumun kimliğini ve hafızasını taşıyorlardı.

NÜVVAB: EĞİTİMİN STRATEJİK ÖNEMİNİ GÖSTEREN BÜYÜK TECRÜBE

Şumnu’da gelişen Nüvvab eğitim geleneği bu tarihî sürekliliğin en önemli halkalarından biridir.

Burada bir tarih hassasiyetini de korumak gerekir: Nüvvab, klasik Osmanlı döneminde kurulmuş bir medrese olarak değil, Osmanlı hâkimiyeti sonrasında Bulgaristan Müslümanlarının dinî, hukukî ve eğitim kadrolarını yetiştiren yeni dönem kurumu olarak değerlendirilmelidir.

İşte bu ayrım Nüvvab’ın önemini azaltmaz; tam tersine büyütür.

Çünkü bize olağanüstü bir gerçeği gösterir:

Devlet değişmişti fakat ilim geleneği yeni şartlara uyum sağlayarak yaşamaya devam etmişti.

Nüvvab’dan yetişen kuşaklar yalnızca din hizmetleri alanında değil, öğretmenlikten yazarlığa, tercümeden akademik çalışmalara kadar geniş bir sahada etkili oldular. Böylece Şumnu, eski medrese geleneğiyle modern dönemin Türk-Müslüman eğitim arayışları arasında bir köprü vazifesi gördü.

DELİORMAN’IN YETİŞTİRDİĞİ İNSANLAR

Bu coğrafyanın gücünü anlamak için yetiştirdiği isimlerin izini sürmek gerekir.

Silistre çevresinden Şumnu’ya, Razgrad’dan Rusçuk’a uzanan kültür havzasından yetişen veya bu ilim çevresiyle irtibatlı birçok âlim daha sonra Balkanlar’ın ve Türkiye’nin düşünce ve din hayatında etkili olmuştur. Süleyman Hilmi Tunahan gibi geniş kitleler üzerinde etkili olmuş isimlerden Ahmet Davudoğlu gibi ilmî çalışmalarıyla öne çıkan şahsiyetlere kadar uzanan bu insan birikimi tesadüf değildir. Bunların arkasında aile vardır.

Hoca vardır.

Mektep vardır.

Medrese vardır.

Kitap vardır.

Ve en önemlisi ilim öğrenmeyi değer kabul eden bir toplum vardır.

Büyük insanları yalnızca anneler doğurmaz.

Büyük insanları aynı zamanda büyük kültür havzaları yetiştirir. Deliorman böyle bir havzadır.

DİLİN KORUNMASI, KİMLİĞİN KORUNMASIDIR

Osmanlı sonrası Balkan Türklerinin karşı karşıya kaldığı en önemli meselelerden biri dil meselesiydi.

Çünkü dil kaybolduğunda yalnızca kelimeler kaybolmaz.

Masallar kaybolur.

Dualar kaybolur.

Atasözleri kaybolur.

Aile hafızası kaybolur.

Tarih ile gelecek arasındaki bağ zayıflar.

Bu nedenle Deliorman’daki mekteplerin, medreselerin, hocaların ve daha sonraki dönemde Türkçe matbuatın yaptığı hizmet yalnızca eğitim faaliyeti değildir.

Bu aynı zamanda bir kültürel varoluş mücadelesidir. Türkçe kitap basılması, gazete çıkarılması, çocuklara Türkçe öğretilmesi ve dinî eserlerin okunması toplumun hafızasının devamını sağlamıştır.

MEDRESEDEN MATBAAYA GEÇEN MÜCADELE

  1. yüzyılın sonlarından itibaren yeni bir dönem başladı. Artık kitabın yanına gazete geldi.

Medresenin yanına modern mektep geldi. El yazmasının yanına matbaa geldi.

Deliorman Türklerinin kültürel mücadelesi de yeni araçlarla devam etti.

Bu dönüşüm çok önemlidir. Çünkü bize Deliorman toplumunun yalnızca geçmişi muhafaza etmeye çalışmadığını, değişen dünyaya ayak uydurmaya çalıştığını da gösterir.

Asıl medeniyet başarısı budur: Köklerini kaybetmeden yenilenebilmek.

BUGÜN BİZE DÜŞEN:
BU HAZİNEYİ ARŞİVDEN GELECEĞE TAŞIMAK

Şimdi asıl soruyu sormalıyız: Bu büyük mirasın ne kadarını biliyoruz?

Deliorman köylerinde yaşamış kaç hocanın hayatını kayıt altına aldık?

Kaç eski medreseyi belgeledik? Kaç mezar taşını okuduk?

Kaç vakfiye üzerinde çalıştık? Kaç ailede saklanan eski kitabı tespit ettik?

Kaç eski Türkçe gazete koleksiyonunu dijitalleştirdik?

Kaç öğrencimize Şumnu’nun, Razgrad’ın, Silistre’nin ve Rusçuk’un ilim tarihini öğrettik?

İşte bugün önümüzde duran esas mesele budur. Tarih yalnızca övünmek için anlatılmaz.

Tarih, gelecek kurmak için öğrenilir.

DELİORMAN İLİM VE KÜLTÜR ENVANTERİ HAZIRLANMALIDIR

Artık dağınık çalışmaların ötesine geçmenin zamanı gelmiştir. Şumnu, Razgrad, Silistre, Rusçuk ve Deliorman köylerini kapsayan kapsamlı bir “Deliorman Türk-İslam İlim ve Kültür Atlası” hazırlanmalıdır.

Medreseler tespit edilmelidir.

Eski mektepler kaydedilmelidir.

Kütüphanelerin katalogları bir araya getirilmelidir.

Vakıf eserleri araştırılmalıdır.

Âlimlerin mezarları belirlenmelidir.

El yazmaları dijital ortama aktarılmalıdır.

Eski gazeteler taranmalıdır.

Aile arşivleri kayıt altına alınmalıdır.

Yaşlıların hatıraları sözlü tarih yöntemiyle kaydedilmelidir.

Ve bütün bunlar Bulgarca, Türkçe ve mümkünse İngilizce yayımlanmalıdır. Çünkü Deliorman mirası yalnızca Bulgaristan Türklerinin değil, Balkanların ve Osmanlı kültür tarihinin ortak hazinesidir.

GENÇLER DELİORMAN’I YENİDEN KEŞFETMELİ

Bu çalışmanın merkezine gençleri koymalıyız. Üniversitelerde yüksek lisans ve doktora tezleri hazırlanmalı. Genç tarihçiler arşivlere yönlendirilmeli. Osmanlı Türkçesi bilen yeni araştırmacılar yetiştirilmeli. Deliorman’ın eski mezarlıkları, vakfiyeleri, yazmaları ve matbu eserleri akademik projelerle araştırılmalıdır. Çünkü önümüzdeki yıllarda en büyük tehlike yalnızca eserlerin fiziksel olarak kaybolması değildir.

Onları okuyabilecek insanın kalmamasıdır.

Bir mezar taşı önümüzde durabilir.

Ama okuyamıyorsak bizim için susmuştur.

Bir vakfiye arşivde bulunabilir.

Ama anlayamıyorsak tarihimizin kapısı kapalıdır.

Bir el yazması kütüphanede korunabilir.

Ama inceleyecek araştırmacımız yoksa o bilgi gelecek kuşaklara ulaşamaz.

Bu nedenle kültürel mirasın korunması taşları korumaktan önce insan yetiştirme meselesidir.

DELİORMAN’IN ASIL MİRASI BİNALAR DEĞİL, İNSAN YETİŞTİRME MODELİDİR

Belki de bu tarihten çıkaracağımız en önemli ders budur.

Deliorman’ın büyük mirası sadece Tombul Camii değildir. Sadece medreseler değildir.

Sadece yazma eserler değildir. Asıl miras, bütün bunların arkasındaki anlayıştır:

İnsan yetiştirmek.

Çünkü medeniyet önce insan inşa eder.

İnsan kitabı yazar.

İnsan mektebi kurar.

İnsan vakfı yaşatır.

İnsan dili korur.

İnsan tarihi gelecek nesle taşır.

  1. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan Deliorman ilim hayatı bize tam olarak bunu anlatmaktadır.

DELİORMAN BİR ORMAN DEĞİL,
BİR MEDENİYET HAFIZASIDIR

Bugün Şumnu’nun sokaklarında yürürken, Razgrad’ın köylerine giderken, Silistre’den Tuna’ya bakarken veya Rusçuk’un tarihî mahallelerini gezerken gördüğümüz coğrafyaya yalnızca bugünün sınırları içerisinden bakmamalıyız.

Çünkü toprağın altında mezarlar vardır.

Arşivlerde vakfiyeler vardır.

Kütüphanelerde yazmalar vardır.

Camilerin duvarlarında hatıralar vardır.

Ailelerin sandıklarında eski kitaplar ve belgeler vardır.

Ve insanların hafızasında hâlâ anlatılmayı bekleyen yüzlerce hikâye vardır.

Deliorman’ın bize bıraktığı en büyük ders şudur:

Bir millet bazen ordusuyla değil, öğretmeniyle ayakta kalır.
Bazen kalesiyle değil, kütüphanesiyle korunur.
Bazen sınırlarıyla değil, diliyle varlığını sürdürür.
Bazen devletini kaybetse bile hafızasını kaybetmediği için geleceğini yeniden kurabilir.

Deliorman uleması bunu başardı. Şimdi görev bize düşüyor.

Onların kurduğu medreseleri araştırmak, kitaplarını bulmak, isimlerini kayda geçirmek ve miraslarını çocuklarımıza öğretmek zorundayız.

Çünkü geçmişini arşivlemeyen toplumların hafızasını başkaları yazar.

Deliorman’ın tarihi artık yalnızca hatırlanmamalı.

Araştırılmalı.
Belgelenmeli.
Dijitalleştirilmeli.
Öğretilmeli.
Ve yeniden geleceğe taşınmalıdır.

Deliorman’ın ilim kandili yüzyıllarca yandı.

Bize düşen, o kandili müzeye kaldırmak değil; ışığını yeni nesillerin önüne koymaktır.