Paranın Peşinde Koşarken Kaybolan İnsanlık

Raziye ÇAKIR

Çağımızın en büyük yarışlarından biri, belki de en yorucusu, para kazanma yarışı. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan telaş, gecenin geç saatlerine kadar sürüyor. İnsanlar daha iyi yaşamak, daha rahat bir gelecek kurmak ve ihtiyaçlarını karşılamak için durmaksızın çalışıyor. Elbette para, hayatın vazgeçilmez bir gerçeği. İnsan, yaşamını sürdürebilmek için maddi güce ihtiyaç duyar. Ancak bugün karşı karşıya olduğumuz asıl mesele, paranın bir araç olmaktan çıkıp hayatın merkezine yerleşmiş olmasıdır.

Bir zamanlar insanın ihtiyaçlarını karşılamak için kullandığı para, artık insanın değerini belirleyen ölçü haline geldi. Kimin daha güçlü, daha başarılı ya da daha saygın olduğu çoğu zaman karakterle değil; banka hesaplarıyla, makamlarla ve sahip olunan imkanlarla değerlendiriliyor. Böyle bir düzende ise ahlak, vicdan ve merhamet giderek geri planda kalıyor.

Bugün toplumun birçok alanında bunun izlerini görmek mümkün. İş hayatında daha fazla kazanmak uğruna dürüstlüğün göz ardı edildiği, insanların birbirinin hakkını hiçe saydığı örneklerle sıkça karşılaşıyoruz. Haksız kazançlar, fırsatçılık, adaletsizlik ve çıkar uğruna kurulan ilişkiler artık sıradanlaşmaya başladı. İnsanlar çoğu zaman “nasıl daha fazla kazanırım?” sorusuna yoğunlaşıyor; fakat “bunu hangi yolla kazanıyorum?” sorusu ikinci plana itiliyor.

Oysa insanı değerli yapan şey, sahip oldukları değil; sahip oldukları karşısında kaybetmedikleridir. Bir insanın gerçek zenginliği, yalnızca cebindeki para ile değil; vicdanı, dürüstlüğü, merhameti ve adalet duygusuyla ölçülmelidir. Çünkü para insanın hayatını kolaylaştırabilir ama karakterini güzelleştiremez. Büyük servetler insanı güçlü gösterebilir ama vicdansız bir hayatın bıraktığı boşluğu dolduramaz.

Ne yazık ki modern dünyanın oluşturduğu tüketim kültürü, insanları sürekli daha fazlasını istemeye yönlendiriyor. Daha büyük evler, daha lüks yaşamlar, daha pahalı eşyalar… Bu bitmeyen arzu hali, insan ruhunda büyük bir yorgunluk oluşturuyor. İnsan sahip oldukça mutlu olacağını sanıyor; fakat çoğu zaman kazandıkları arttıkça huzurunu kaybediyor. Çünkü maddi zenginlik büyürken manevi değerler küçülüyor.

Toplumların ayakta kalmasını sağlayan şey yalnızca ekonomik güç değildir. Güven duygusu, adalet anlayışı, vicdan ve ahlak; bir toplumun gerçek temelidir. Eğer insanlar birbirine güvenemez hale gelirse, dürüstlük zayıflarsa ve çıkar ilişkileri insanlığın önüne geçerse, o toplum maddi olarak büyüse bile manevi olarak çökmeye başlar.

Bugün belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, yeniden ahlaki dengeyi kurabilmektir. Para kazanmak elbette kötü değildir; aksine emekle kazanılan her helal kazanç değerlidir. Sorun, para uğruna insanlığın unutulmasıdır. İnsan, kazancını büyütürken vicdanını küçültmemelidir. Çünkü kaybedilen ahlak, kazanılan servetten çok daha büyük bir kayıptır.

Belki de artık biraz durup düşünmemiz gerekiyor. Daha fazla kazanmak uğruna neleri geride bırakıyoruz? Hırslarımız yüzünden hangi değerleri tüketiyoruz? Çocuklarımıza yalnızca başarıyı mı öğretiyoruz, yoksa dürüstlüğü de anlatabiliyor muyuz? Çünkü gelecek nesiller, bizim bıraktığımız değerler üzerinde yükselecek.

Gerçek başarı; yalnızca zengin olmak değil, insan kalabilmektir. Güç sahibi olmak değil, o gücü adaletle kullanabilmektir. Büyük servetler edinmek değil, büyük bir vicdan taşıyabilmektir.

Allah’tan dileğimiz; bizlere paranın esiri olmayacak bir akıl, menfaat karşısında eğilmeyecek bir karakter ve insanlığımızı koruyacak bir vicdan vermesidir. Çünkü dünya üzerinde kaybedilen en büyük şey para değil; ahlakını kaybetmiş bir insanlığın geride bıraktığı boşluktur.