MEKKE ANLAŞMASI: ORTADOĞU’DA YENİ BİR GÜÇ DENKLEMİ Mİ DOĞUYOR?
İsmail GEMİCİ
Türkiye–Pakistan–Suudi Arabistan Üçgeni ve Değişen Bölgesel Güvenlik Mimarisi
Dünya, uzun yıllardır alışık olduğumuz uluslararası düzenin hızla aşındığı yeni bir döneme giriyor. Büyük güçler arasındaki rekabet sertleşirken, bölgesel devletler de güvenliklerini yalnızca küresel aktörlerin garantilerine bırakmak istemiyor.
İşte Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke’de imzalanan anlaşmayı tam olarak bu değişimin içerisinde değerlendirmek gerekir.
Mesele yalnızca üç Müslüman ülkenin savunma alanında iş birliği yapması değildir.
Asıl mesele şudur:
Ortadoğu ve çevresindeki güvenlik düzenini bundan sonra kim kuracak?
Washington mı?
Moskova mı?
Pekin mi?
Yoksa bölgenin kendi devletleri mi?
Mekke’de atılan imzanın tarihî önemini belirleyecek soru budur.
ÜÇ ÜLKE, ÜÇ FARKLI GÜÇ
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan birbirine benzeyen üç devlet değildir.
Tam tersine, sahip oldukları farklı imkânlar nedeniyle birbirlerini tamamlayabilecek ülkelerdir.
Türkiye bugün güçlü bir orduya, NATO tecrübesine ve son yıllarda büyük gelişme gösteren savunma sanayiine sahiptir.
İHA ve SİHA’lardan savaş gemilerine, elektronik harp sistemlerinden füze teknolojilerine kadar uzanan geniş bir savunma ekosistemi oluşturmuştur.
Pakistan ise yaklaşık 250 milyonluk nüfusu, büyük ordusu, Güney Asya’daki askerî tecrübesi ve hepsinden önemlisi nükleer silah kapasitesiyle farklı bir stratejik ağırlığa sahiptir.
Suudi Arabistan ise dünyanın en önemli enerji üreticilerinden biri olmasının yanında muazzam finansal kaynaklara ve İslam dünyasında Mekke ve Medine’den kaynaklanan benzersiz bir siyasi ve sembolik konuma sahiptir.
Bu üç unsur yan yana getirildiğinde ortaya dikkat çekici bir denklem çıkmaktadır:
Türkiye’nin askerî ve teknolojik kapasitesi, Pakistan’ın stratejik caydırıcılığı ve Suudi Arabistan’ın ekonomik-finansal gücü.
Eğer Mekke Anlaşması yalnızca diplomatik bir belge olarak kalmaz ve kurumsal mekanizmalarla desteklenirse, bu kombinasyon Ortadoğu’dan Güney Asya’ya uzanan coğrafyada yeni bir güç merkezi meydana getirebilir.
MEKKE’NİN SEÇİLMESİ TESADÜF DEĞİLDİR
Anlaşmanın Mekke’de imzalanması da ayrıca değerlendirilmelidir.
Mekke yalnızca Suudi Arabistan’ın bir şehri değildir.
Dünyadaki yaklaşık iki milyar Müslüman açısından kutsal bir merkezdir.
Bu nedenle böyle bir anlaşmanın Mekke’de imzalanması, siyasi ve sembolik anlam bakımından güçlü bir mesaj taşımaktadır.
Fakat burada dikkatli olmak gerekir.
Bu yapı bir mezhep ittifakına dönüşmemelidir.
Sünni devletlerin İran’a karşı oluşturduğu bir blok görüntüsü verilmesi, anlaşmanın tarihî potansiyelini daha başlangıç aşamasında sınırlandırabilir.
Türkiye açısından doğru politika, Mekke Anlaşması’nı bir ülkeye veya mezhebe karşı kurulmuş cephe değil, bölgesel güvenlik ve istikrar mekanizması haline getirmek olmalıdır.
İRAN’A KARŞI MI?
Anlaşmanın ardından sorulacak ilk sorulardan biri kaçınılmaz biçimde İran olacaktır.
Suudi Arabistan ile İran arasındaki tarihsel rekabet biliniyor.
Türkiye ile İran ise bazı alanlarda iş birliği yaparken Suriye, Irak, Kafkasya ve bölgesel nüfuz gibi konularda zaman zaman farklı politikalar izliyor.
Pakistan’ın İran ile uzun bir sınırı bulunuyor.
Dolayısıyla Tahran’ın Mekke’deki gelişmeleri yakından izlemesi doğaldır.
Ancak Türkiye’nin çıkarı İran’ı kuşatmak değildir.
Aksine Ankara’nın yapması gereken, İran’a açık bir mesaj vermektir:
Bu anlaşma sana karşı değildir; fakat bölgenin güvenliği konusunda yeni bir denge kurulmaktadır.
İran’ın da uzun vadede bölgesel güvenlik sisteminden tamamen dışlanması doğru olmayacaktır.
Çünkü İran’ı dışlayan bir Ortadoğu güvenlik mimarisinin kalıcı olması son derece zordur.
İSRAİL İÇİN YENİ DENKLEM
Anlaşmanın belki de en hassas sonuçlarından biri İsrail açısından ortaya çıkacaktır.
Gazze savaşı sonrasında İslam dünyasının kamuoylarında İsrail’e yönelik tepki ciddi biçimde artmıştır.
Ancak Müslüman ülkelerin temel sorunu yıllardır aynı olmuştur:
Siyasi tepki vardır fakat ortak strateji yoktur.
Türkiye konuşur. Pakistan konuşur. Suudi Arabistan konuşur. Mısır konuşur. Katar konuşur. Ürdün konuşur.
Fakat bunların arkasında ortak bir güvenlik mimarisi bulunmadığında açıklamalar çoğu zaman diplomatik sınırlar içerisinde kalır.
Mekke Anlaşması bu açıdan yeni bir başlangıç olabilir.
Burada amaç İsrail ile savaşmak olmamalıdır.
Ama İsrail’in de artık bölgedeki devletlerin güvenlik kaygılarını ve özellikle Filistin meselesini görmezden gelemeyeceği bir stratejik denge oluşturulabilir.
Filistin meselesinde gerçek sonuç ancak diplomasi ile caydırıcılık aynı anda mevcut olduğunda alınabilir.
PAKİSTAN VE NÜKLEER CAYDIRICILIK MESELESİ
Mekke Anlaşması’nın en hassas başlıklarından biri Pakistan’ın nükleer kapasitesidir.
Pakistan dünyadaki nükleer silaha sahip devletlerden biridir.
Ancak buradan hareketle Pakistan’ın nükleer kapasitesinin otomatik biçimde Türkiye veya Suudi Arabistan’ın kullanımına açıldığı sonucuna varmak doğru değildir.
Böyle bir değerlendirme için anlaşmanın açık hükümleri ve ülkelerin resmî politikaları gerekir.
Fakat stratejik psikolojide farklı bir durum vardır.
Pakistan’ın güçlü bir savunma mekanizmasının parçası olması bile ittifakın caydırıcılık algısını yükseltmektedir.
Uluslararası ilişkilerde bazen kullanılan silah değil, kullanılabileceği ihtimali denge oluşturur.
Bu nedenle Pakistan’ın varlığı Mekke mekanizmasına klasik askerî iş birliğinin ötesinde stratejik ağırlık kazandırmaktadır.
HİNDİSTAN DENKLEMİ UNUTULMAMALI
Türkiye açısından üzerinde dikkatle durulması gereken konu Hindistan’dır.
Pakistan ile Hindistan arasındaki tarihsel rekabet ve Keşmir meselesi düşünüldüğünde Yeni Delhi’nin Mekke Anlaşması’nı yakından takip edeceği açıktır.
Türkiye’nin Pakistan ile güçlü ilişkileri bulunmakla birlikte Hindistan gibi yükselen bir küresel güçle ilişkilerini tamamen Pakistan-Hindistan rekabetine hapsetmesi doğru olmayacaktır.
Türkiye’nin izlemesi gereken politika dengeli olmalıdır.
Pakistan stratejik ortağımız olabilir.
Fakat Hindistan düşmanımız olmak zorunda değildir.
Bu ayrım son derece önemlidir.
MISIR KATILIRSA DENGELER DEĞİŞİR
Bence Mekke Anlaşması’nın geleceğini belirleyecek ülkelerden biri Mısır olacaktır.
Mısır sıradan bir Arap devleti değildir.
Yaklaşık 110 milyonluk nüfusu, büyük ordusu, Süveyş Kanalı, Doğu Akdeniz’deki konumu ve Arap dünyasındaki tarihsel ağırlığı nedeniyle bölgesel güvenlik mimarisinin vazgeçilmez aktörlerinden biridir.
Bir gün ortaya şu yapı çıkarsa:
Türkiye – Pakistan – Suudi Arabistan – Mısır
o zaman artık basit bir üçlü savunma anlaşmasından değil, ciddi bir bölgesel güç merkezinden söz etmeye başlarız.
Haritaya bakmak bile bunun önemini göstermektedir.
Türkiye, Balkanlar, Karadeniz, Kafkasya ve Doğu Akdeniz’in kesişimindedir.
Mısır, Akdeniz ile Kızıldeniz’i birbirine bağlayan Süveyş Kanalı’nı kontrol etmektedir.
Suudi Arabistan, Kızıldeniz ve Basra Körfezi arasında stratejik konuma sahiptir.
Pakistan ise Hint Okyanusu ve Güney Asya’ya açılmaktadır.
Böylece ortaya Karadeniz – Balkanlar – Doğu Akdeniz – Kızıldeniz – Basra Körfezi – Hint Okyanusu boyunca uzanan olağanüstü bir jeopolitik hat çıkar.
İşte Mekke Anlaşması’nın gerçek potansiyeli burada yatmaktadır.
ABD BU GELİŞMEYİ NASIL OKUYACAK?
Washington açısından da ilginç bir tablo oluşmaktadır.
Türkiye NATO üyesidir.
Suudi Arabistan ABD’nin Körfez’deki en önemli ortaklarından biridir.
Pakistan’ın da ABD ile onlarca yıllık askerî ilişkileri bulunmaktadır.
Dolayısıyla ortaya çıkan yapı doğrudan Amerikan karşıtı değildir.
Fakat çok önemli bir değişiklik vardır:
Bölge ülkeleri artık güvenliklerini tamamen Washington’a teslim etmek istememektedir.
Bu, Amerika karşıtlığı değil, stratejik özerklik arayışıdır.
ABD’nin bölgeden tamamen çekilmesi beklenmemelidir.
Fakat ABD’nin tek güvenlik sağlayıcısı olduğu dönem giderek zayıflamaktadır.
ÇİN FAKTÖRÜ
Bir başka büyük aktör Çin’dir.
Pakistan, Çin’in en yakın stratejik ortaklarından biridir.
Suudi Arabistan’ın Çin ile ekonomik ilişkileri hızla büyümüştür.
Türkiye ile Çin arasında da ticari ve ekonomik ilişkiler bulunmaktadır.
Dahası Çin, Kuşak ve Yol Girişimi üzerinden Orta Asya’dan Pakistan’a, Körfez’den Avrupa’ya uzanan büyük bir ekonomik ağ kurmaya çalışmaktadır.
Dolayısıyla Mekke merkezli yeni güvenlik yapılanması uzun vadede Çin’in enerji ve ticaret yollarının güvenliği açısından da önem taşıyabilir.
Bu durum dünyada giderek belirginleşen çok kutuplu sistemin Ortadoğu’daki yansımasıdır.
TÜRKİYE İÇİN TARİHÎ FIRSAT
Türkiye açısından asıl mesele burada başlamaktadır.
Türkiye bu yapının yalnız askerî aktörü olmamalıdır.
Diplomatik mimarisini kuran ülkelerden biri olmalıdır.
Savunma sanayii iş birliğinin merkezlerinden biri olmalıdır.
Ortak askerî eğitim programları geliştirmelidir.
İstihbarat paylaşımı mekanizmaları kurulmasına öncülük etmelidir.
Ortak hava ve füze savunması üzerinde çalışmalıdır.
Siber güvenlik merkezi oluşturulmalıdır.
Terörizmle mücadelede ortak veri sistemi kurulmalıdır.
Deniz güvenliği konusunda Kızıldeniz, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’nu kapsayan ortak çalışmalar yapılmalıdır.
Ve belki de en önemlisi:
Ortak savunma sanayii fonu kurulmalıdır.
Suudi sermayesi, Türk savunma teknolojisi ve Pakistan’ın askerî-teknik birikimi ortak projelerde bir araya getirilebilir.
Böyle bir model yalnız silah satın alan değil, silah ve teknoloji üreten bir güvenlik ittifakı meydana getirebilir.
TÜRK DÜNYASI NEREDE DURACAK?
Türkiye açısından ikinci büyük soru budur.
Azerbaycan başta olmak üzere Türk dünyasıyla kurulan güvenlik ilişkileri düşünüldüğünde Mekke Anlaşması ile Türk dünyası arasında gelecekte nasıl bir ilişki kurulacağı önem kazanacaktır.
Ancak burada da acele edilmemelidir.
Türk Devletleri Teşkilatı’nın kendi siyasi, ekonomik ve kültürel gelişim çizgisi bulunmaktadır.
Mekke mekanizmasıyla Türk Devletleri Teşkilatı birbirinin alternatifi yapılmamalıdır.
Türkiye’nin avantajı tam tersine iki coğrafya arasında köprü olabilmesidir.
Ankara aynı anda Türk dünyasına, İslam dünyasına, NATO’ya, Balkanlar’a, Kafkasya’ya ve Avrupa’ya erişebilen ender başkentlerden biridir.
Türkiye’nin gerçek stratejik gücü de buradan gelmektedir.
“İSLAM NATO’SU” DEMEK İÇİN HENÜZ ERKEN
Bugünden Mekke Anlaşması’na “İslam NATO’su” adını vermek doğru değildir.
NATO yalnızca bir savunma anlaşması değildir.
Ortak komuta sistemi, standartları, askerî planlaması, üsleri, tatbikatları, istihbarat mekanizmaları ve onlarca yıllık kurumsal tecrübesi bulunmaktadır.
Mekke mekanizmasının böyle bir seviyeye ulaşıp ulaşmayacağını zaman gösterecektir.
Ancak bugün atılan adım küçümsenmemelidir.
Her büyük kurum bir gün ilk anlaşmasını imzalamıştır.
Asıl soru anlaşmanın bugün ne olduğu değil, yarın neye dönüşebileceğidir.
MEKKE’DEN YENİ BİR DÖNEM BAŞLAYABİLİR
Ortadoğu’nun en büyük trajedilerinden biri, bölgenin güvenlik mimarisinin yüz yılı aşkın süredir büyük ölçüde bölge dışındaki güçler tarafından şekillendirilmiş olmasıdır.
İngiltere gitti. Amerika geldi. Sovyetler Birliği geldi ve dağıldı. Rusya yeniden döndü. Çin giderek güçleniyor.
Fakat bölgenin devletleri çoğu zaman kendi ortak güvenlik düzenlerini oluşturamadılar.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke’de atılan imza bu nedenle önemlidir.
Fakat başarının şartı açıktır:
Bu yapı başka ülkelere karşı kurulmuş ideolojik veya mezhepsel bir cepheye dönüşmemelidir.
Bir ülkenin başka bir ülke üzerindeki hâkimiyet aracına dönüşmemelidir.
Sadece liderlerin ilişkilerine bağlı kalmamalıdır.
Kurumsallaşmalıdır.
Ve uzun vadede ekonomik iş birliğiyle desteklenmelidir.
Çünkü ekonomik temeli bulunmayan askerî ittifakların ömrü sınırlıdır.
Türkiye burada önemli bir tarihî fırsatla karşı karşıyadır.
Ne Batı’dan kopmak…
Ne Doğu’nun arkasına takılmak…
Ne İran’a düşman olmak…
Ne İsrail ile sürekli savaş mantığı içerisinde yaşamak…
Ne de başka bir büyük gücün bölgesel taşeronu olmak.
Türkiye’nin ihtiyacı olan şey kendi eksenini oluşturabilmesidir.
Mekke Anlaşması doğru yönetildiği takdirde bunun araçlarından biri olabilir.
Çünkü önümüzdeki dönemin temel meselesi yalnız kimin daha fazla silaha sahip olduğu olmayacaktır.
Asıl mesele kimin ittifak kurabildiği, kimin teknoloji üretebildiği, kimin ekonomik güç oluşturabildiği ve kimin farklı dünyaları aynı masada buluşturabildiği olacaktır.
Türkiye’nin önündeki tarihî fırsat tam da budur.
Mekke’de atılan imza bir sonuç değildir.
Belki de çok daha büyük bir jeopolitik dönüşümün başlangıcıdır.

