KOMÜNİZM ÇÖKTÜ, KAPİTALİZM VİCDANINI KAYBETTİ: DÜNYA ŞİMDİ ORGANİZE SOYGUN DÜZENİNE Mİ TESLİM OLUYOR?
Sağ ile solun kavgasından, sermaye ile emeğin mücadelesinden, inanç ile ideolojinin çatışmasından geçen insanlık, şimdi tarihinin en büyük ahlak ve vicdan sınavıyla karşı karşıya. Yeni dünyanın asıl mücadelesi artık yalnızca kimin yöneteceği değil, kimin hak yemeden yöneteceğidir.
Bir zamanlar dünyayı değiştireceğimize inanırdık
Biz öyle bir nesilden geliyoruz ki dünyanın iki büyük ideoloji arasında bölündüğü yılları yaşadık.
Bir tarafta komünizm vardı. Herkesin eşit olacağı, işçinin ve köylünün hakkının korunacağı, sınıfsız bir toplum kurulacağı vaat ediliyordu. Diğer tarafta kapitalizm vardı. Çalışanın kazanacağı, üretenin yükseleceği, bireyin özgürleşeceği ve refahın büyüyeceği söyleniyordu.
Bir tarafta devletin gücü, diğer tarafta sermayenin özgürlüğü savunuluyordu. İnsanlar bu iki sistem uğruna mücadele etti. Gençler sağcı ve solcu diye birbirine düşman oldu. Aynı mahallede büyüyen çocuklar farklı ideolojiler yüzünden birbirinden uzaklaştı. Kardeş kardeşe küstü. Anneler evlatlarını kaybetti.
Sonra yıllar geçti.
Berlin Duvarı yıkıldı. Sovyetler Birliği dağıldı. Soğuk Savaş sona erdi. Dünya yeni bir döneme girdi.
İnsanlığa barış, özgürlük ve refah vaat edildi.
Peki, bugün geldiğimiz noktada ne görüyoruz?
Dün eşitlik adına insanı ezen sistemlerin yerini, bugün bazı ülkelerde özgürlük adına insanı ekonomik bağımlılığa sürükleyen düzenler aldı.
Dün devletin ayrıcalıklı bürokrasisi vardı. Bugün sermayenin ve siyasetin ayrıcalıklı çevreleri var.
Dün bazı insanlar ideoloji adına susturuluyordu. Bugün bazı insanlar ekonomik güçsüzlük, işsizlik ve gelecek korkusuyla sessizleşiyor. Dün insanın ismine, diline, inancına müdahale ediliyordu. Bugün kimi yerlerde insanın emeğinin karşılığına, zamanına, kişisel verilerine ve geleceğine hükmedilmeye çalışılıyor.
Elbette bütün ülkeler aynı değildir. Kapitalist ekonomiler arasında güçlü sosyal devletler ve işleyen hukuk sistemleri de vardır. Komünizmden kalan bazı toplumsal eşitlik hedefleri de günümüz siyasetinde yaşamaktadır.
Ancak tarih bize çok önemli bir gerçeği gösterdi:
İnsan ahlakını ve hukuku merkeze almayan hiçbir sistem, yalnızca güzel vaatlerle adalet üretemez.
Bugün dünyanın yaşadığı büyük kriz yalnızca ekonomik sistemlerin krizi değildir.
Bu, insanlığın ahlak, vicdan, güven ve adalet krizidir.
Komünizmden kaçtık, kapitalizme sığındık; peki, insanlık nereye sığınacak?
Ben komünizmin baskıcı yüzünü yalnızca kitaplardan okumadım.
Bulgaristan Türklerinin yaşadıkları, ideolojinin devlet gücüyle birleştiğinde insan hayatına nasıl müdahale edebildiğinin acı örneklerinden biridir.
Bir insanın ismine karışıldı.
Diline karışıldı.
İnancına karışıldı.
Kimliğine karışıldı.
Annesinin öğrettiği dili konuşmak isteyen insanlar baskı gördü. Dedelerinin mezarlarını, ailelerinin geleneklerini, çocuklarının geleceğini korumaya çalışan insanlar ağır bedeller ödedi.
1989 yılında yüz binlerce insan doğduğu topraklardan ayrılmak zorunda kaldı.
Kimi evini bıraktı.
Kimi tarlasını bıraktı.
Kimi annesini, babasını, dedelerinin mezarlarını geride bıraktı.
Bir bavula sığdırılmış hayatlarla Türkiye’ye geldik.
O bavullarda yalnızca elbiseler yoktu.
Bir halkın hafızası, acıları, hayalleri ve yeniden ayağa kalkma iradesi vardı.
Biz özgürlüğün ne demek olduğunu böyle öğrendik.
Türkiye’de fabrikalarda çalıştık. Atölyelerde, tarlalarda, inşaatlarda alın teri döktük. Çocuklarımız okusun, bizden daha iyi şartlarda yaşasın diye mücadele ettik.
Çünkü inanıyorduk:
Çalışan insan kazanacak.
Dürüst insan yükselecek.
Emeğin karşılığı olacak.
Fakat bugün gençlere baktığımızda başka bir acıyla karşılaşıyoruz.
Üniversite bitirmiş ama iş bulamayan gençler…
Yıllarca çalışan ama ev sahibi olamayan aileler…
Ürettiği ürünün karşılığını alamayan çiftçiler…
Ömrünü çalışarak geçirmiş ama emekliliğinde geçim sıkıntısı yaşayan insanlar…
Ve bütün bunların karşısında, siyasi ilişkiler veya ekonomik ayrıcalıklarla kısa sürede büyük servetlere ulaşabilen çevreler…
İnsanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Biz bir ideolojinin baskısından kurtulmak için mücadele ederken, çocuklarımız başka bir sömürü düzeninin içine mi doğdu?
İşte bu soruyu sormak zorundayız.
Çünkü özgürlük yalnızca devletin insanın ismine karışmaması değildir.
Özgürlük, insanın emeğiyle onurlu bir hayat kurabilmesidir.
Yeni çağın adı: Kravatlı soygun düzeni
Eskiden soyguncu denildiğinde insanların aklına gece karanlığında banka soyan, evlere giren kişiler gelirdi.
Bugün ise çok daha karmaşık bir tehlikeyle karşı karşıyayız.
Artık bazı soygunlar silahla değil, kalemle yapılıyor.
Bazıları kamu ihaleleriyle gerçekleştiriliyor.
Bazıları finansal manipülasyonlarla ortaya çıkıyor.
Bazıları siyasi ayrıcalıklarla, bazıları tekelleşmeyle, bazıları da hukukun boşluklarından yararlanılarak gerçekleştiriliyor. Hatta bazı haksız kazanç yöntemleri kâğıt üzerinde yasal görünse bile toplumun adalet duygusunu derinden yaralayabiliyor. Bir işçi ömrünü çalışarak geçirirken küçük bir ev sahibi olamıyor.
Bir çiftçi sabahın karanlığında tarlasına gidiyor ama ürününü sattığında borcunu kapatamıyor.
Bir genç yıllarca eğitim görüyor fakat liyakat yerine tanıdık ilişkilerinin belirleyici olduğu bir ortamda umudunu kaybediyor. Diğer tarafta bazı insanlar, gerçek bir üretim ve toplumsal katkı ortaya koymadan büyük servetler elde edebiliyor. Bunun adı serbest rekabet değildir. Bunun adı sosyal adalet değildir. Bunun adı ne sağcılıktır ne solculuktur. Bunun adı, ekonomik ve siyasi gücün kamu yararı yerine belirli çıkar çevrelerine hizmet etmesidir.
İktisat literatüründe bu durumun bazı biçimleri rant kollama, kayırmacılık ve devletin çıkar gruplarınca ele geçirilmesi kavramlarıyla açıklanır. Ben buna halkın anlayacağı bir isim veriyorum:
Kravatlı soygun düzeni! Çünkü bir ülkede üretmeden zenginleşmek, çalışarak geçinmekten daha kolay hâle geliyorsa orada ekonomik düzenin ahlaki temelleri sorgulanmalıdır.
Daha da tehlikelisi, toplumun bu durumu normal karşılamaya başlamasıdır. Haksız kazanç sağlayan insanın başarılı, dürüst insanın saf sayılması bir milletin geleceği açısından büyük bir felakettir. Bir toplumda hırsızlık ayıp olmaktan çıkarsa, dürüstlük yalnızlaşır. Dürüstlük yalnızlaşırsa devletin temelleri sarsılır.
Sağ da sol da bitmedi; fakat ahlak olmadan ikisi de anlamını kaybediyor
Bugün sık sık sağın ve solun bittiğini söylüyoruz.
Aslında burada daha derin bir gerçeği görmek gerekiyor.
Sağ ve sol düşünce akımları tamamen ortadan kalkmadı. Devletin ekonomideki rolü, sosyal haklar, mülkiyet, özgürlükler ve gelir dağılımı konusunda farklı görüşler yaşamaya devam ediyor.
Ancak siyasi etiketlerin insanların gerçek davranışlarını açıklama gücü birçok yerde zayıfladı.
Kendisine solcu diyen bir siyasetçi işçinin hakkını korumuyorsa solculuğunun anlamı nedir?
Kendisine sağcı diyen bir yönetici milletin malını kendi çıkarına kullanıyorsa muhafaza ettiği değer nedir?
Milliyetçilikten söz eden biri devletin hazinesini korumuyorsa nasıl vatansever olabilir?
Özgürlükten söz eden biri kendisine karşı çıkanların özgürlüğünü kabul etmiyorsa nasıl demokrat olabilir?
Din adına konuşan biri kul hakkını önemsemiyorsa inancını toplumsal hayata nasıl yansıtmaktadır?
Bugün insanların sorması gereken sorular bunlardır.
Çünkü siyasetin gerçek ölçüsü kullanılan sloganlar değil, ortaya konulan davranışlardır.
Bir insanın hangi partiden olduğu kadar, hangi haksızlığın karşısında durabildiği de önemlidir.
İşte geleceğin siyasi ayrışması giderek bu noktada derinleşecektir.
Bir tarafta adaleti savunanlar, diğer tarafta ayrıcalığı koruyanlar.
Bir tarafta kamu malını emanet görenler, diğer tarafta ganimet sayanlar.
Bir tarafta liyakati savunanlar, diğer tarafta kayırmacılığı sürdürenler.
Bir tarafta halka hizmet edenler, diğer tarafta halkın üzerinden güç kazananlar.
Yeni dönemin temel siyasi sorusu şu olmalıdır:
Kim yönetecek değil, kim adaletle yönetecek?
İnananlar ve inanmayanlar: Asıl sınav vicdanda başlıyor
Dünyada inanç üzerinden yapılan tartışmalar da giderek sertleşiyor.
Bir tarafta dindar olduğunu söyleyenler var.
Diğer tarafta herhangi bir dine inanmayanlar.
Fakat insanlığın ahlaki sorununu yalnızca bu ayrımla açıklamak mümkün değildir.
Çünkü inanç sahibi olmak tek başına dürüstlüğün garantisi değildir.
İnanç sahibi olmamak da ahlaksızlığın göstergesi değildir.
Bir insan her gün ibadet edebilir ama başkasının hakkını yiyebilir.
Bir insan din adına konuşabilir ama kendi çıkarı söz konusu olduğunda adaleti unutabilir.
Bir başka insan herhangi bir dine mensup olmayabilir ama hayatını dürüstlük, merhamet ve insan haklarına saygı üzerine kurabilir. O hâlde mesele yalnızca inanmak veya inanmamak değildir.
Mesele, insanın vicdanına karşı ne kadar dürüst olduğudur. Gerçek inanç insanı merhametli yapmalıdır.
Gerçek ahlak insanı adaletli yapmalıdır. Gerçek milliyetçilik insanı milletinin malını korumaya yöneltmelidir.
Gerçek vatanseverlik insanı kamu kaynaklarını sahiplenmeye değil, korumaya çağırmalıdır.
Bir insanın alnı secdeye değiyor ama eli harama uzanıyorsa ortada büyük bir çelişki vardır.
Bir insan eşitlikten söz ediyor ama kendisine ayrıcalık istiyorsa savunduğu düşüncenin içini boşaltmaktadır.
Bir insan özgürlükten söz ediyor ama başkasının özgürlüğüne tahammül edemiyorsa özgürlüğü yalnızca kendisi için istiyor demektir. İnsanlığın gerçek ayrımı, inananlarla inanmayanlar arasında değil; hakkı koruyanlarla hakkı çiğneyenler arasında belirginleşmektedir.
Bir annenin gözyaşının ideolojisi olur mu?
Şimdi dünyanın bütün yöneticilerine sormak istiyorum:
Aç yatan bir çocuğun sağcısı mı olur, solcusu mu?
Evladına ekmek alamayan bir babanın kapitalisti mi olur, komünisti mi?
Savaşta çocuğunu kaybeden bir annenin hangi ideolojiye inandığının ne önemi vardır?
Yıkılmış bir evin enkazında yavrusunu arayan annenin gözyaşının dini, dili veya milliyeti olabilir mi?
Olmaz!
Çünkü acının ideolojisi yoktur.
Açlığın partisi yoktur.
Yoksulluğun bayrağı yoktur.
Ölümün sağı solu yoktur.
Ama ne yazık ki dünyada siyasi ve ekonomik çıkarlar uğruna insanların acılarının görmezden gelindiği dönemlerden geçiyoruz. Savaşlar çıkıyor. Milyonlarca insan yerinden ediliyor.
Çocuklar eğitimlerinden uzak kalıyor. Aileler parçalanıyor.
Bütün bunlar yaşanırken bazı çevreler silah satışlarından, krizlerden ve ekonomik belirsizliklerden kazanç sağlayabiliyor. Elbette savaşların sebepleri karmaşıktır; her çatışmayı tek bir ekonomik çıkara indirgemek doğru değildir. Ancak savaş ekonomisinden çıkar sağlayanların varlığı, insanlığın sorgulaması gereken ciddi bir ahlaki meseledir. Bir annenin kaybettiği evladın acısı, hiçbir ekonomik kazançla ölçülemez.
Bir sistemin gerçek başarısı, kaç milyarder yetiştirdiğiyle değil, kaç insanın onurlu ve güvenli bir hayat yaşayabildiğiyle ölçülmelidir.
Yeni sömürgecilik: Topraklar değil, milletlerin geleceği ele geçiriliyor
Dünya siyasetinde sömürgecilik biçim değiştirdi.
Geçmişte büyük güçler başka ülkelerin topraklarını işgal ederek kaynaklarını kontrol etmeye çalışıyordu.
Bugün ise ekonomik bağımlılık çok daha karmaşık yöntemlerle ortaya çıkabiliyor.
Borç ilişkileri…
Enerji bağımlılığı…
Teknoloji tekelleri…
Kritik madenler…
Dijital altyapılar…
Küresel finans sistemleri…
Bir ülke siyasi olarak bağımsız olsa bile üretim kapasitesi zayıfsa, teknolojisini geliştiremiyorsa, enerji ihtiyacını karşılayamıyorsa ve stratejik kararlarını dış baskılardan bağımsız alamıyorsa ciddi kırılganlıklar yaşayabilir.
Bu nedenle geleceğin mücadelesi yalnızca toprakları koruma mücadelesi olmayacaktır.
Ekonomik bağımsızlığı, teknolojik kapasiteyi, gıda güvenliğini ve insan kaynağını koruma mücadelesi de olacaktır.
Ancak burada önemli bir ayrımı unutmamalıyız:
Her dış yatırım sömürü değildir.
Her uluslararası kredi tuzak değildir.
Her ticari ortaklık bağımlılık yaratmaz.
Asıl mesele, bu ilişkilerin karşılıklı faydaya, şeffaflığa ve ülkelerin uzun vadeli çıkarlarına dayanıp dayanmadığıdır.
21. yüzyılda bağımsızlık, yalnızca sınırlarında bayrağının dalgalanması değil, kendi geleceği hakkında karar verebilme gücüne sahip olmaktır.
Demokrasinin en büyük düşmanı, halkın umudunu kaybetmesidir
Bugün dünyanın birçok yerinde insanlar seçimlere gidiyor.
Oy kullanıyor.
Yöneticilerini belirliyor.
Fakat bazı toplumlarda seçimlerden sonra aynı sorunlar devam ediyor.
Yoksulluk…
Yolsuzluk…
Kayırmacılık…
Adaletsizlik…
İşsizlik…
Gençlerin göçü…
Bunun sonucunda insanlar siyasete güvenlerini kaybedebiliyor.
İşte demokrasinin en büyük tehlikelerinden biri budur.
Çünkü demokrasi yalnızca sandıktan ibaret değildir.
Demokrasi, seçilen yöneticilerin hesap verebilmesidir.
Demokrasi, vatandaşın hakkını mahkemede arayabilmesidir.
Demokrasi, gazetecinin korkmadan soru sorabilmesidir.
Demokrasi, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığının denetlenebilmesidir.
Demokrasi, güçlü olanın değil, haklı olanın korunmasıdır.
Bir ülkede seçimler yapılıyor ama vatandaşın sorunları dinlenmiyorsa, halkın demokrasiye olan güveni zamanla zayıflayabilir. Bunun çözümü demokrasiden vazgeçmek değildir.
Tam tersine, demokrasiyi hukukla, şeffaflıkla ve hesap verebilirlikle güçlendirmektir. Çünkü denetlenmeyen güç, hangi ideoloji adına kullanılırsa kullanılsın yozlaşma tehlikesi taşır. Bir devletin gerçek gücü, yöneticilerinin ne kadar korkulduğuyla değil, vatandaşlarının kendilerini ne kadar güvende hissettiğiyle ölçülür.
Yapay zekâ çağında insanlık yeni bir köleliğe mi sürükleniyor?
Dünya bugün büyük bir teknolojik dönüşüm yaşıyor.
Yapay zekâ, robotik sistemler, dijital platformlar ve büyük veri teknolojileri hayatımızı değiştiriyor.
İnsanlık uzayı araştırıyor.
Hastalıkların tedavisinde yeni yöntemler geliştiriyor.
Bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyor.
Ancak bütün bu ilerlemenin ortasında yeni bir tehlike büyüyor.
Teknolojiyi kontrol eden güç merkezleri, ekonomik ve siyasi kararlar üzerinde giderek daha fazla etkili olabiliyor.
Eskiden insanın emeği ekonomik değer üretiyordu.
Şimdi insanın dikkati, davranışları, zamanı ve kişisel verileri de ekonomik değere dönüşüyor. Dijital platformlar insanların ne izleyeceğini, hangi haberlerle karşılaşacağını ve hangi ürünlere yöneleceğini etkileyebiliyor.
Bu durum yalnızca ekonomik değil, demokratik bir meseledir.
Çünkü bilgiye erişim ve düşünce özgürlüğü, modern toplumların temel dayanaklarıdır.
Geleceğin en büyük sorularından biri şu olacaktır:
Teknoloji insanı özgürleştirecek mi, yoksa teknolojiyi kontrol edenler insan üzerinde yeni bir güç mü kuracak?
Bu sorunun cevabı teknolojinin kendisinde değil, onu yöneten hukuk ve ahlak anlayışında olacaktır.
Türk dünyası yeni çağda yalnızca güçlü değil, adaletli de olmalıdır
Türkiye ve Türk dünyası açısından bu gelişmeler son derece önemlidir.
Türk dünyası, Avrupa ile Asya arasında stratejik bir coğrafyaya sahiptir.
Enerji kaynakları, ticaret yolları, genç nüfus, kültürel bağlar ve tarihî birikim büyük fırsatlar sunmaktadır.
Ancak yalnızca ekonomik büyüklük veya askerî güç, kalıcı bir medeniyet inşa etmeye yetmez.
Bir milletin gerçek gücü, kendi vatandaşlarına sunduğu adalette ortaya çıkar.
Eğer liyakat yerine yakınlık tercih edilirse…
Eğer üretim yerine rant öne çıkarsa…
Eğer bilim yerine gösteriş desteklenirse…
Eğer kamu kaynakları şeffaf biçimde kullanılmazsa…
O zaman en büyük ekonomik projeler bile toplumun geleceğini güvence altına alamaz.
Türk dünyasının yeni yüzyıldaki hedefi yalnızca daha fazla ticaret yapmak olmamalıdır.
Ortak üniversiteler, bilimsel araştırmalar, teknoloji üretimi, nitelikli eğitim, bağımsız hukuk ve şeffaf yönetim anlayışı da bu hedefin merkezinde yer almalıdır. Tarihimizde devlet yalnızca güç demek değildi.
Devlet aynı zamanda adalet demekti. Emanet demekti. Milletin hakkını korumak demekti.
Bugün yeniden bu anlayışı çağın ihtiyaçlarıyla buluşturmak zorundayız. Türk dünyasının gerçek yükselişi, yalnızca ekonomik büyüme rakamlarında değil, yetiştirdiği dürüst insanlarda ve kurduğu adaletli kurumlarda görülecektir.
En büyük krizimiz ekonomik değil, insan yetiştirme krizidir
Bugün dünyanın her şeyi var.
Devasa fabrikalarımız var.
Gökdelenlerimiz var.
Üniversitelerimiz var.
Yapay zekâmız var.
Uzaya giden araçlarımız var.
Ama bütün bunlara rağmen insanlığın çok önemli bir eksiği bulunuyor:
Güvenilir, ahlaklı, vicdanlı ve sorumluluk sahibi insan yetiştirmekte zorlanıyoruz.
Çocuklarımıza başarılı olmayı öğretiyoruz.
Ama başarıya giderken başkasının hakkını yememeyi yeterince öğretebiliyor muyuz?
Zengin olmayı öğretiyoruz.
Ama servetin sorumluluğunu öğretiyor muyuz?
Güçlü olmayı öğretiyoruz.
Ama gücü adaletle kullanmayı öğretiyor muyuz?
Diploma sahibi olmayı öğretiyoruz.
Ama dürüst olmanın değerini aynı kararlılıkla anlatıyor muyuz?
İşte burada durup düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü bir ülkenin geleceğini yalnızca mühendisler, doktorlar, ekonomistler veya siyasetçiler belirlemez.
O meslekleri yapan insanların ahlaki değerleri de belirler.
Dürüst olmayan bir mühendis bina yapabilir ama insan hayatını tehlikeye atabilir.
Vicdansız bir doktor bilgi sahibi olabilir ama hastasına gereken özeni göstermeyebilir.
Ahlaksız bir siyasetçi seçim kazanabilir ama milletinin geleceğine zarar verebilir.
Sorumluluk taşımayan bir iş insanı büyük servet elde edebilir ama çalışanlarının haklarını görmezden gelebilir.
Bu nedenle eğitim yalnızca bilgi aktarmak değildir.
Eğitim, karakter inşa etmektir.
Biz çocuklarımıza dünyayı kazanmayı öğretirken insanlığımızı kaybetmemeyi de öğretmek zorundayız.
Yeni dünya düzeni nasıl kurulmalı? Stratejik çıkış yolu
Bugün insanlığın ihtiyacı yalnızca komünizmin veya kapitalizmin yerine başka bir isim koymak değildir.
Çünkü sistemlerin adları değişse de denetlenmeyen güç, kayırmacılık ve haksız kazanç devam ederse sonuç değişmeyecektir. Yeni dönemin temelinde altı stratejik ilke bulunmalıdır.
Birincisi, hukukun üstünlüğü. Devletin en güçlü yöneticisiyle en yoksul vatandaşı aynı hukuk kurallarına tabi olmalıdır. İkincisi, ekonomik adalet. Çalışan insan emeğinin karşılığını almalı, üretim desteklenmeli, tekelleşme ve haksız rekabet önlenmelidir. Üçüncüsü, liyakat. Devlet kurumlarında ve toplumsal hayatta bilgi, yetenek, dürüstlük ve sorumluluk esas alınmalıdır. Dördüncüsü, şeffaflık. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı vatandaş tarafından görülebilmeli ve bağımsız biçimde denetlenebilmelidir. Beşincisi, ahlaki eğitim. Yeni nesillere yalnızca meslek değil; doğruluk, merhamet, hak ve sorumluluk bilinci kazandırılmalıdır. Altıncısı, insan merkezli kalkınma. Ekonomik büyümenin başarısı yalnızca şirket kârlarıyla değil, toplumun refahı, sağlığı, eğitimi ve geleceğe duyduğu güvenle değerlendirilmelidir. Bütün bunlar için yalnızca iyi niyet yeterli değildir.
Güçlü kurumlar, bağımsız denetim, demokratik katılım ve toplumsal sorumluluk gerekir. Çünkü ahlaklı insanlara ihtiyaç duyduğumuz kadar, kötü niyetli davranışları engelleyen kurallara da ihtiyacımız vardır.
Bir gün hepimiz gideceğiz… Geriye ne bırakacağız?
Şimdi biraz da hayatın sonuna bakalım.
Bir gün hepimiz bu dünyadan ayrılacağız.
Sağcı da gidecek.
Solcu da gidecek.
Kapitalist de gidecek.
Komünist de gidecek.
Zengin de gidecek.
Fakir de gidecek.
Cumhurbaşkanları, başbakanlar, krallar, iş insanları…
Hepsi bir gün bu dünyadan ayrılacak.
O gün ne banka hesaplarımız bizimle gelecek ne makam koltuklarımız ne de sahip olduğumuz servetler.
Geriye yaptıklarımız kalacak.
Bir insanın hakkını korumuş muyuz?
Bir yoksulun elinden tutmuş muyuz?
Bir yetimin başını okşamış mıyız?
Bir gencin geleceğine katkıda bulunmuş muyuz?
Yoksa başkalarının alın terinden kendimize bir hayat mı kurmuşuz?
İşte insanlığın gerçek hesabı burada başlıyor.
Ben artık insanların ne kadar zengin olduğundan önce, o serveti nasıl kazandığına bakıyorum.
Hangi partiden olduğundan önce, hangi haksızlığın karşısında durabildiğine bakıyorum.
Hangi inanca mensup olduğunu söylemesinden önce, insanlara nasıl davrandığına bakıyorum.
Ne kadar güçlü olduğundan önce, gücünü kimin için kullandığına bakıyorum.
Çünkü insanlığın gerçek ölçüsü budur.
DÜNYA YENİ BİR İDEOLOJİ DEĞİL, YENİDEN VİCDAN ARIYOR!
Bugün dünya tarihî bir yol ayrımındadır.
Bir tarafta teknoloji, bilim, üretim ve ekonomik imkânlar hızla gelişiyor.
Diğer tarafta eşitsizlik, güvensizlik, yolsuzluk, savaş ve toplumsal kutuplaşma ciddi sorunlar oluşturmaya devam ediyor. İnsanlık daha önce hiç olmadığı kadar büyük imkânlara sahip.
Ama bu imkânları herkes için adaletli bir geleceğe dönüştürmekte hâlâ zorlanıyor.
Bunun nedeni yalnızca ekonomik sistemler değildir.
İnsanın doyumsuz hırsları, denetlenmeyen güç ve ahlaki sorumluluktan uzaklaşma da bu sorunların temelindedir.
Komünizm, insanlara eşitlik vaat etti.
Kapitalizm, insanlara özgürlük ve refah vaat etti.
Ama tarih bize gösterdi ki eşitlik özgürlükten, özgürlük adaletten, ekonomik güç de ahlaktan koparıldığında insanlık ağır bedeller ödeyebiliyor. O hâlde yeni bir dünya kurulacaksa önce şu sorulara cevap verilmelidir:
Devlet kimin için var?
Ekonomi kimin için çalışıyor?
Teknoloji kime hizmet ediyor?
Siyaset kimin hakkını koruyor?
Ve insan, bütün bu düzenlerin neresinde duruyor?
Benim cevabım açıktır:
Devlet insan için vardır.
Ekonomi insan için çalışmalıdır.
Teknoloji insanlığın hizmetinde olmalıdır.
Siyaset milletin hakkını korumalıdır.
Ve bütün bunların merkezinde adalet bulunmalıdır.
Çünkü adaletin olmadığı yerde özgürlük eksik kalır.
Özgürlüğün olmadığı yerde eşitlik baskıya dönüşebilir.
Ahlakın olmadığı yerde ise en güzel ideolojiler bile çıkar düzeninin örtüsü hâline gelebilir.
Bugün insanlığın önünde yeni bir mücadele vardır.
Bu mücadele yalnızca sağ ile sol arasında değildir.
Bu mücadele yalnızca zenginlerle fakirler arasında değildir.
Bu mücadele yalnızca inananlarla inanmayanlar arasında değildir.
Bu mücadele, insanlığın ortak geleceğini korumak isteyenlerle kendi çıkarları uğruna başkalarının geleceğini tehlikeye atan anlayışlar arasındadır. Ve ben inanıyorum ki geleceğin en büyük devrimi, yalnızca bir devletin yönetiminde veya ekonomik sisteminde değil, insanın vicdanında başlayacaktır.
Ey insanlık!
Sen krallıkları gördün, imparatorlukları gördün.
Komünizmi denedin, kapitalizmi denedin.
Duvarlar yıktın, sınırlar değiştirdin.
Ay’a gittin, uzayın derinliklerini araştırdın.
Atomun gücünü keşfettin, yapay zekâyı geliştirdin.
Ama hâlâ bir çocuğun gözyaşını durduramadın.
Hâlâ açlığı ortadan kaldıramadın.
Hâlâ savaşları bitiremedin.
Hâlâ insanın insanı sömürmesine engel olamadın.
Demek ki eksik olan yalnızca para değil.
Eksik olan yalnızca teknoloji değil.
Eksik olan yalnızca yeni bir siyasi sistem değil.
Eksik olan, sahip olduğumuz bütün bu gücü adaletle kullanacak vicdan ve ahlaktır.
Unutmayalım:
Bir milletin çöküşü yalnızca ekonomisinin bozulmasıyla başlamaz.
Bir devletin zayıflaması yalnızca ordusunun güç kaybetmesiyle başlamaz.
Bir medeniyetin yıkılışı yalnızca şehirlerinin harabeye dönmesiyle başlamaz.
Asıl çöküş, dürüst insanların sustuğu, haksız kazancın alkışlandığı, adaletsizliğin normalleştiği ve vicdanların sessizleştiği gün başlar.
Bu nedenle artık yeni bir sağ-sol kavgasına değil, yeni bir ahlak ve adalet seferberliğine ihtiyacımız vardır.
Dünya yeni efendiler aramıyor.
Dünya yeni soygunculara ihtiyaç duymuyor.
Dünya yeni sloganlarla kandırılmak istemiyor.
Dünya dürüst insan arıyor.
Dünya adaletli yönetici arıyor.
Dünya merhametli toplum arıyor.
Ve hepsinden önemlisi:
Dünya yeniden insan olmayı öğrenmek zorunda!
Çünkü geleceğin en büyük medeniyetini, en fazla paraya sahip olanlar değil; bilgiyi, gücü ve zenginliği insanlığın hizmetine sunabilenler kuracaktır.
SON SÖZ: Komünizm çöktü, kapitalizm kendi çelişkileriyle yüzleşiyor. Şimdi insanlık, organize çıkar düzenlerine karşı ahlakı ve adaleti yeniden ayağa kaldırmak zorundadır.
Dünyayı kurtaracak olan yeni bir ideolojinin adı değil, insanın kaybettiği vicdanını yeniden bulmasıdır.
Rafet ULUTÜRK
Araştırmacı – Yazar

