Katılımın Engellenmesi mi, İdari Rasyonalizasyon mu? Seçim Kanunu Tartışmasına Eleştirel Bir Yaklaşım

Prof. Dr. Hayati DURMAZ

Bir devletin büyüklüğü, sınırlarının genişliğiyle değil, vatandaşının elini en uzak noktada bile ne kadar güçlü tutabildiğiyle ölçülür. Ancak bugün Sofya’da esen siyasi rüzgarlar, bu bağı güçlendirmek yerine koparmaya niyetli görünüyor. Vazrazhdane (Yeniden Doğuş) partisi tarafından Parlamento Hukuk Komisyonu’na taşınan Seçim Kanunu değişikliği teklifi, Avrupa Birliği dışındaki ülkelerde sandık sayısını 20 ile sınırlandırmayı öngörüyor. Bu, basit bir idari düzenleme değil; binlerce insanın anayasal hakkına vurulmuş bir prangadır.
​Rakamlar Yalan Söylemez: 168 Sandıktan 20’ye Düşmek!
​Gelin sahadaki acı gerçeği rakamlarla konuşalım. Daha geçtiğimiz Ekim (2024) ayında yapılan son genel seçimlerde, sadece Türkiye’de 168 sandık kurulmuştu. Bu sandıklarda, yaklaşık 46 bin vatandaşımız tüm zorluklara rağmen oyunu kullandı. Ancak geçmişe baktığımızda tablonun daha da düşündürücü olduğunu görüyoruz: 2021 ve 2022 yıllarındaki seçimlerde Türkiye’deki oy kullanımı 90 binli rakamlardan, bugün siyasi yorgunluk ve bürokratik engellerle 40-50 bin bandına gerilemiş durumda.
​Tam da bu noktada sormamız gerekiyor: Demokratik bir devletin görevi, azalan katılımı artırmak ve vatandaşını sandığa küstürmemek olması gerekirken; neden bu katılımı daha da imkansız hale getirecek engeller koyuyoruz? 168 sandıkla bile saatlerce kuyruk bekleyen insanları, sadece 20 sandığa mahkum etmek, “Oy kullanmanızı istemiyoruz” demenin diplomatik kılıfıdır.
​4 Saatlik Sabrın Karşılığı “Cezalandırma” mı?
​Rafet Ulutürk’ün de belirttiği gibi; Bursa’da, İstanbul’da, İzmir’de güneşin ve yağmurun altında 4 saat boyunca anayasal hakkı için bekleyen bir seçmen, demokratik sürece en yüksek düzeyde bağlılık gösteren kişidir. Devletin bu bağlılığa cevabı sandıkları kapatmak değil, aksine sandığı vatandaşın ayağına götürmek olmalıdır.
​Eğer siz fiziksel imkansızlıklar yaratarak sandığı ulaşılamaz kılıyorsanız, bu bir “düzenleme” değil, bir “cezalandırma” eylemidir. Vatandaşlığı coğrafi koordinata göre derecelendirmek; Berlin’de yaşayanı “makbul”, Bursa’da yaşayanı “öteki” ilan etmek, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin “genel ve eşit oy” ilkesine taban tabana zıttır. Korkunun Ecele Faydası Yok
​Vazrazhdane ve benzeri yapıların “güvenlik ve kontrol” bahanesine sığınması, aslında demokratik bir olgunluk eksikliğidir. Gerçek bir devlet, sandıktan çıkan sonuçtan korkmak yerine, o sonucun en geniş katılımla alınmasını sağlar. ABD’den İngiltere’ye, Türkiye’den Kanada’ya kadar diasporadaki Bulgarları “ikinci sınıf” yerine koymak, Bulgaristan’ın dünyadaki etkisini kendi elleriyle baltalaması demektir.
​Sonuç: Sandık Kapatmak Çözüm Değildir
​Siyasetçiler, seçim hesapları uğruna “diğer Bulgaristan”ı feda etmeyi bir strateji sanıyor olabilirler. Ancak unutulmamalıdır ki; bir ülkeye en büyük zarar dışarıdan değil, halkın birliğini geçici koltuk hesapları uğruna parçalayanlardan gelir.
​Bulgar parlamentosunun görevi, vatandaşını anavatanıyla bağını koparmak değil, o bağın geçtiği yolları temizlemektir. Demokrasiyi korumanın yolu sandıkları kapatmak değil, aksine her vatandaşın o sandığa erişimini kutsal saymaktır. Adalet, bugün sandığı vatandaşından kaçıranları tarih sayfalarında asla affetmeyecektir.