DÜNYA DÜZENİ DEĞİŞİRKEN: GÜÇLÜ OLMAK YETMEZ, OYUNU OKUMAK GEREKİR

Türkiye’nin önündeki asıl mesele savaş değil, değişen güç düzenini doğru okumaktır

Beyza ARMUTÇU

Bir dönem dünyada devletlerin gücü ordularıyla ölçülürdü.

Sonra ekonomiler öne çıktı. Ardından enerji, teknoloji, finans, iletişim ve istihbarat güç unsurlarına dönüştü. Şimdi çok daha karmaşık bir çağın içindeyiz. Artık bir ülkenin tanklarının sayısını bilmek, onun gerçek gücünü anlamaya yetmiyor. Çünkü savaş sadece cephede yapılmıyor.

Para üzerinden yapılıyor. Enerji üzerinden yapılıyor. Teknoloji üzerinden yapılıyor. Veri üzerinden yapılıyor. Ticaret yolları üzerinden yapılıyor. Gıda üzerinden yapılıyor. Algı üzerinden yapılıyor. Ve bütün bunların ortasında Türkiye gibi kritik coğrafyada bulunan ülkeler açısından çok önemli bir soru ortaya çıkıyor:

Yeni dünyanın kurallarını kim yazacak?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın MÜSİAD EXPO’daki konuşmasında kullandığı şu ifade bu nedenle önemlidir:

“Gücü, gücü yetene düzeni.”

Bu söz yalnızca savaşları anlatmıyor.

Aslında uluslararası sistemde yaşanan daha büyük bir dönüşüme işaret ediyor.

MESELE DÜNYANIN KÖTÜLEŞMESİ DEĞİL, KURALLARIN AŞINMASIDIR

Dünyada savaş yeni değildir.

İnsanlık tarihi savaşlarla doludur.

Bugünün farkı başka yerde aranmalıdır.

Asıl tehlike, devletlerin üzerinde uzlaştığı kuralların giderek daha fazla sorgulanmasıdır.

Uluslararası sistem ancak devletler şu temel düşünceye inanırsa yaşayabilir:

“Ben bugün güçlü olsam bile yarın zayıf olabilirim; bu nedenle herkes için geçerli kurallara ihtiyacımız var.”

Fakat devletler kuralların kendilerini korumadığına inanmaya başladığında başka bir mantık ortaya çıkar:

“Beni hukuk değil, kendi gücüm korur.”

İşte tehlikeli eşik budur.

Çünkü bu anlayış yaygınlaştığında devletler diplomasiye değil silahlanmaya yatırım yapmaya başlar.

Ve dünya bir güvenlik yarışına girer.

FİKİR TEATİSİNDEN FÜZE TEATİSİNE GEÇİŞ NE ANLAMA GELİYOR?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasındaki en dikkat çekici ifadelerden biri şuydu:

Yakın geçmişte “fikir teatisiyle” çözülmeye çalışılan meselelerin bugün “füze ve dron teatisiyle” çözülmeye çalışılması.

Bu ifade aslında çağımızın trajedisini özetliyor.

İnsanlık teknolojide ilerliyor ama siyasi sorun çözme kabiliyeti aynı hızda ilerlemiyor.

Daha hızlı bilgisayarlar yapıyoruz.

Daha gelişmiş yapay zekâ sistemleri kuruyoruz.

Uzayın derinliklerini araştırıyoruz.

Ama devletler arasındaki anlaşmazlıkların çözümünde yeniden silahların konuştuğu bir döneme giriyoruz. Bu büyük bir çelişkidir. Çünkü teknolojik ilerleme, siyasi akıl üretmiyorsa insanlığın elindeki güç büyürken onu kontrol etme kapasitesi küçülebilir.

YENİ SAVAŞLAR SINIRLARDA BAŞLAMAYABİLİR

Türkiye’nin üzerinde özellikle düşünmesi gereken nokta burasıdır.

Geleceğin savaşını anlamak için yalnızca sınırlara bakamayız.

Bir sabah tankların sınırdan geçmesi gerekmeyebilir.

Bir ülkenin ödeme sistemleri hedef alınabilir.

Elektrik altyapısı siber saldırıya uğrayabilir.

Enerji tedariki kesilebilir.

Limanları çalışamaz hale getirilebilir.

Uydu sistemleri etkisizleştirilebilir.

Toplum dezenformasyonla kutuplaştırılabilir.

Tedarik zincirleri kesilebilir.

Kritik teknolojilere erişim sınırlandırılabilir.

Yani geleceğin cephesi yalnızca sınır değildir.

Banka da cephedir.

Enerji santrali de cephedir.

Veri merkezi de cephedir.

Liman da cephedir.

Fabrika da cephedir.

Üniversite ve laboratuvar bile stratejik kapasitenin parçasıdır.

Bu nedenle millî güvenlik kavramını yeniden tanımlamak zorundayız.

ASIL BAĞIMSIZLIK: KRİZ ANINDA ÇALIŞABİLEN DEVLET

Bir ülkenin bağımsızlığını yalnızca bayrağı ve sınırları belirlemez.

Asıl soru şudur: Kriz çıktığında ne kadar dayanabilirsiniz?

Enerjiniz kesilirse? Tedarik zinciriniz bozulursa?

İhracat pazarlarınız kapanırsa? Finansman kaynaklarınız daralırsa?

Teknolojik ürünlere erişiminiz sınırlandırılırsa?

İşte yeni dünyanın bağımsızlık ölçüsü burada ortaya çıkıyor.

Ben buna “stratejik dayanıklılık” diyorum.

Türkiye’nin önümüzdeki 20-30 yıllık devlet politikası bu kavram etrafında düşünülmelidir.

TÜRKİYE HER ŞEYİ ÜRETEMEZ; AMA KRİTİK OLANI ÜRETMEK ZORUNDADIR

Burada önemli bir hata yapılmamalıdır.

Stratejik bağımsızlık dünyaya kapanmak değildir.

Hiçbir modern ekonomi her şeyi kendi başına üretemez.

Mesele şudur: Hayati alanlarda başkasının tek kararına bağımlı olmamak.

Enerjide çeşitlilik. Savunmada yerli kapasite. Tarımda sürdürülebilir üretim.

İlaç ve sağlık teknolojilerinde kritik üretim. Yapay zekâ ve yazılımda insan kaynağı.

Siber güvenlikte bağımsız altyapı. Ulaştırmada alternatif koridorlar.

Finansta dayanıklı sistem. Bunlar artık ekonomik başlıklar olmaktan çıkmıştır.

Bunların tamamı devlet güvenliğinin parçalarıdır.

SAVAŞIN ARKASINDA FABRİKA VARDIR

Tarihin değişmeyen bir kuralı vardır: Cephede görünen gücün arkasında ekonomi vardır.

Bir füzenin arkasında fabrika vardır.

Bir dronun arkasında mühendis vardır.

Bir savaş uçağının arkasında üniversite vardır.

Bir ordunun arkasında vergi üreten ekonomi vardır.

Bu nedenle güçlü savunma sanayisi kurmak isteyen bir ülke önce güçlü üretim ekonomisi kurmalıdır.

Sadece silah satın alarak stratejik güç olunamaz.

Bilgiyi üretmek gerekir.

Teknolojiyi geliştirmek gerekir.

Mühendisi yetiştirmek gerekir.

Finansmanı oluşturmak gerekir.

Yan sanayiyi kurmak gerekir.

İşte millî güç böyle oluşur.

TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK AVANTAJI HARİTADIR

Türkiye’nin coğrafyasından sürekli şikâyet ediyoruz.

“Zor coğrafyadayız” diyoruz.

Doğrudur.

Ama aynı coğrafya olağanüstü bir stratejik imkândır.

Türkiye; Avrupa ile Asya’nın,

Karadeniz ile Akdeniz’in,

Balkanlar ile Kafkasya’nın,

Orta Doğu ile Avrupa’nın

kesiştiği noktadadır.

Bu coğrafyayı yalnızca güvenlik riski olarak görürsek eksik okuruz.

Bu aynı zamanda ticaret koridorudur.

Enerji koridorudur.

Lojistik merkezidir.

Diplomatik geçiş alanıdır.

Kültürel temas noktasıdır.

Türkiye’nin görevi coğrafyasından korkmak değil, coğrafyasını ekonomik ve diplomatik güce çevirmektir.

BALKANLAR TÜRKİYE’NİN ARKA BAHÇESİ DEĞİL, AVRUPA’YA AÇILAN ÖN KAPISIDIR

Burada yıllardır üzerinde durduğumuz önemli bir yanlış bakış vardır.

Balkanlara sadece tarih üzerinden bakamayız.

Bulgaristan’a sadece Osmanlı hatıraları üzerinden bakamayız.

Balkan Türklerini yalnızca geçmişin emaneti olarak değerlendiremeyiz.

Balkanlar aynı zamanda geleceğin ekonomik alanıdır.

Türkiye’den Avrupa’ya çıkan kara yollarının önemli bölümü bu coğrafyadan geçmektedir.

Dolayısıyla Bulgaristan’ın istikrarı Türkiye açısından önemlidir.

Balkanların huzuru Türkiye açısından önemlidir.

Bölgedeki Türk toplumlarının güçlü, eğitimli, ekonomik bakımdan üretken ve demokratik süreçlerde etkin vatandaşlar olması önemlidir. Yeni Balkan politikamızın anahtar kelimesi bu nedenle yalnızca “korumak” olmamalıdır. Bir başka kelimeyi eklemeliyiz:

Güçlendirmek.

Eğitimle. Ekonomiyle. Kültürle. Girişimcilikle. Sivil toplumla. Kurumsallaşmayla.

TÜRK DÜNYASI DUYGUDAN EKONOMİYE GEÇMELİDİR

Aynı durum Türk dünyası için de geçerlidir.

Türk dünyası hakkında yıllardır kardeşlik konuşuyoruz.

Bu kıymetlidir.

Ama artık kardeşliğin ekonomik altyapısını kurma zamanı gelmiştir.

Ankara’dan Bakü’ye…

Bakü’den Hazar’a…

Oradan Orta Asya’ya uzanan hat yalnızca kültürel coğrafya değildir.

Enerji coğrafyasıdır.

Ticaret coğrafyasıdır.

Lojistik coğrafyasıdır.

Teknoloji coğrafyasıdır.

Önümüzdeki dönemde Türk dünyasının gerçek gücü toplantı sayısıyla değil; ortak yatırım miktarıyla, ticaret hacmiyle, ulaştırma bağlantılarıyla, üniversite ve teknoloji ortaklıklarıyla ölçülmelidir. Türk dünyası ancak böyle küresel sistemde daha etkili bir ekonomik ve siyasi iş birliği alanına dönüşebilir.

YENİ ÇAĞDA EN BÜYÜK SERMAYE GENÇ İNSANDIR

Petrol bitebilir.

Doğalgaz bitebilir.

Maden tükenebilir.

Ama iyi yetişmiş insan sürekli yeni değer üretir.

Bu nedenle Türkiye’nin en büyük savunma projesi belki de bir füze değildir.

İyi eğitim sistemidir.

En büyük teknoloji yatırımı yalnızca fabrika değildir.

İyi yetişmiş mühendistir.

En büyük diplomasi yatırımı sadece büyükelçilik değildir.

Dünyayı okuyabilen genç nesildir.

Bir devlet gençlerini geleceğe hazırlayamıyorsa en gelişmiş silahları satın alsa bile uzun vadede bağımsızlığını korumakta zorlanır.

DEVLET AKLI BUGÜNÜ DEĞİL, 2050’Yİ DÜŞÜNMEKTİR

Siyaset çoğu zaman bir sonraki seçimi düşünür.

Devlet aklı ise bir sonraki nesli düşünmek zorundadır.

Bugün Türkiye’nin kendisine sorması gereken soru şudur:

2050’nin dünyasında nerede olmak istiyoruz?

Teknoloji satın alan ülke mi?

Teknoloji satan ülke mi?

Enerji koridorlarının kenarında duran ülke mi?

Koridorların merkezindeki ülke mi?

Başkalarının güvenlik politikalarını takip eden ülke mi?

Kendi bölgesinde diplomatik inisiyatif üretebilen ülke mi?

Bu soruların cevabı bugün vereceğimiz eğitim, sanayi, teknoloji, hukuk, ekonomi ve dış politika kararlarında yatmaktadır.

ASIL MİLLÎ GÜVENLİK: GÜÇLÜ TOPLUM

Bir şeyi daha unutmamak gerekir.

Devlet yalnızca kurum değildir.

Devlet toplumdur.

Toplum birbirine güvenmiyorsa,

gençler geleceğine inanmıyorsa,

liyakat zayıflıyorsa,

adalete güven aşınıyorsa,

üreten insan karşılığını alamıyorsa,

en büyük stratejik açık burada ortaya çıkar.

Çünkü dışarıdan gelen baskıya karşı en büyük savunma hattı toplumun kendi iç bütünlüğüdür.

Dolayısıyla millî güvenlik yalnızca sınırları korumak değildir.

Toplumun geleceğe olan inancını korumaktır.

MESELE DAHA FAZLA FÜZE DEĞİL, DAHA FAZLA AKILDIR

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “fikir teatisinden füze ve dron teatisine” geçildiğine ilişkin değerlendirmesini yalnızca savaş eleştirisi olarak okumamak gerekir.

Bu aynı zamanda bütün devletlere yöneltilmesi gereken bir uyarıdır.

Dünya sertleşiyor.

Rekabet büyüyor.

Teknoloji hızlanıyor.

Uluslararası kurumların etkinliği tartışılıyor.

Böyle dönemlerde ülkelerin önünde iki yol vardır.

Ya olayların peşinden sürüklenirler.

Ya da uzun vadeli strateji üretirler.

Türkiye ikinci yolu seçmek zorundadır.

Fakat bunun yolu yalnızca daha fazla silahlanmaktan geçmez.

Daha fazla bilimden geçer.

Daha fazla üretimden geçer.

Daha kaliteli eğitimden geçer.

Daha güçlü ekonomiden geçer.

Daha etkin diplomasiden geçer.

Daha sağlam kurumlardan geçer.

Ve hepsinden önemlisi;

geleceği günlük tartışmaların ötesinden okuyabilen bir devlet aklından geçer.

Çünkü yeni dünya düzeninde güçlü olmak önemlidir.

Ama daha önemlisi şudur:

Gücünüzü nerede kullanacağınızı, nerede kullanmayacağınızı ve yarının dünyasının nereye gittiğini bilecek akla sahip olmak.

Türkiye’nin asıl büyük projesi de bu olmalıdır:

Sadece krizlere cevap veren değil, krizler gelmeden hazırlığını yapan bir Türkiye. Sadece bugünün Türkiye’sini yöneten değil, 2050’nin Türkiye’sini bugünden kurmaya başlayan bir devlet anlayışı. Çünkü tarih, geleceği bekleyen milletler tarafından değil; geleceğe hazırlanan milletler tarafından yazılır.