Bir Ülkenin Yoksulluğu Rakamlarla Değil, Kırılan Umutlarla Ölçülür
Sinan AKBAŞ
Bazen bir ülkenin gerçeğini anlamak için ekonomik raporlara, grafiklere ya da bütçe tablolarına bakmak gerekmez. Bazen bir sabah pazara giden bir emeklinin cebindeki paraya bakmak yeterlidir. Ya da bir annenin, çocuğunun tedavisi için plastik kapak toplarken gözlerini kaçırmasına…
İşte orada başlar asıl hikâye. Sessiz, ağır ve çok derin bir hikâye.
Bulgaristan’da bugün konuşulan mesele sadece “55 milyar dolar” gibi büyük bir rakam değil. O rakam, doğru ya da abartılı olsun, aslında insanların içindeki kırgınlığın sayıya dökülmüş hâlidir. Çünkü mesele şu soruya dayanıyor:
“Eğer bu ülkede gerçekten para yoksa, biz neden bu kadar çalışıyoruz?
Ama eğer para varsa… o zaman neden biz bu kadar yoksuluz?”
Bu soru, istatistiklerden daha güçlüdür. Çünkü bu bir vicdan sorusudur.
Bir tarafta hayatını didinerek geçirmiş, ama hâlâ ay sonunu getiremeyen insanlar var. Diğer tarafta ise yıllardır adı fısıltıyla anılan, ama hiçbir zaman gerçekten hesap vermeyen bir güç duygusu… İnsanlar buna artık bir isim veriyor: “oligarşi”.
Bu kelime sadece zenginlik anlamına gelmiyor. Bu kelime, dokunulmazlık hissi demek.
“Onlara bir şey olmaz” duygusu demek.
Ve belki de en çok bu yakıyor insanın içini.
Çünkü yoksulluk bazen açlıktan değil, adaletsizlikten doğar.
Bugün Bulgar halkının içinde biriken şey sadece öfke değil. Aynı zamanda derin bir hayal kırıklığı. Yıllarca değişim beklendi. Her seçim bir umut oldu. Her yeni gelen “farklı olacağız” dedi. Ama sokaktaki hayat çoğu zaman aynı kaldı.
İşte bu yüzden Rumen Radev’in yükselişi sadece bir siyasi başarı değil. Bu, insanların son kez inanmak istemesi.
Belki de son bir kez.
Çünkü insanlar artık mucize beklemiyor. Kimse bir gecede her şeyin düzelmesini beklemiyor. Ama en azından şunu görmek istiyorlar:
Birileri gerçekten hesap verebilir mi?
Gerçekten “dokunulamaz” denilen biri günün birinde sıradan bir vatandaş gibi yargılanabilir mi?
Eğer bu mümkün olursa, işte o zaman umut geri gelir.
Ama olmazsa…
İşte o zaman kaybedilen sadece para değildir. Kaybedilen şey inançtır. Ve bir toplum inancını kaybettiğinde, onu geri kazanmak bütçe fazlası vermekten çok daha zordur.
Bugün konuşulan “offshore” hesaplar, milyarlar, büyük transferler… bunların hepsi aslında buzdağının görünen kısmı. Asıl mesele, insanların artık şu cümleyi kurmaya başlaması:
“Bu sistem bizim için çalışmıyor.”
Ve bir sistem, vatandaşına bunu hissettirdiği anda, zaten en büyük kriz başlamış demektir.
Bu yüzden mesele sadece ekonomi değil. Bu bir ahlak meselesi.
Bu bir adalet meselesi.
Bu bir insan onuru meselesi.
Bir emeklinin ilaçla ekmek arasında seçim yapmak zorunda kalmadığı, bir gencin geleceğini başka ülkelerde aramak zorunda olmadığı, bir girişimcinin korkmadan iş yapabildiği bir düzen… insanlar artık sadece bunu istiyor.
Çok mu şey istiyorlar?
Belki de en acı olan şu: Hayır.
Ve şimdi gözler yeniden bir isme çevrilmiş durumda.
Rumen Radev.
Ama bu bir “kurtarıcı” beklentisi değil aslında. Bu, bir sınav.
Çünkü tarih şunu defalarca gösterdi:
İktidara gelmek zor değildir.
Zor olan, gücü adil kullanabilmektir.
Eğer bu kez gerçekten farklı olursa…
Eğer bu kez gerçekten hesap sorulursa…
Eğer bu kez gerçekten halkın tarafında durulursa…
O zaman insanlar sadece daha iyi yaşamayacak.
Aynı zamanda yeniden inanacaklar.
Ama eğer bu da sadece bir başka hayal kırıklığı olursa…
İşte o zaman en büyük kayıp o 55 milyar değil.
Bir daha kimsenin hiçbir şeye inanmaması olur.

