Ağustos Zaferlerinden Geleceğin Devlet Aklına: Tarihi Anmak Değil, Yarını Kurmak

Sinan AKBAŞ

BULTÜRK – Bulgaristan Türklerinin Sesi gazetesinin yıllar önce attığı “Türk Tarihinin Şanlı Zaferleri Ağustosta Yazıldı” manşeti, bugün yalnızca tarihî bir hatırlatma olarak okunmamalıdır.

Bu manşetin arkasında daha büyük bir soru vardır:

Türk milleti neden bazı dönemlerde tarihin yönünü değiştirebilmiş, büyük krizleri fırsata çevirebilmiş ve imkânsız görünen şartlardan zafer çıkarabilmiştir?

Malazgirt’i, Çaldıran’ı, Mohaç’ı, Sakarya’yı, Büyük Taarruz’u ve 30 Ağustos’u yalnızca askerî başarılar olarak anlatmak yeterli değildir.

Asıl mesele, bu zaferleri doğuran düşünceyi anlamaktır.

Çünkü tarih bize yalnızca nereden geldiğimizi söylemez.

Doğru okunursa, nereye gitmemiz gerektiğini de gösterir.

ZAFER MEYDANDA BAŞLAMAZ

Bir milletin kazandığı büyük zaferlere baktığımızda genellikle son sahneyi görürüz.

Ordular karşı karşıya gelir.
Komutan karar verir.
Taarruz başlar.
Ve sonuç alınır.

Fakat hiçbir büyük zafer yalnızca meydanda kazanılmaz.

Meydan, uzun hazırlığın son noktasıdır.

Zafer bundan çok önce başlamıştır.

İstihbaratta başlamıştır.

Lojistikte başlamıştır.

Ekonomik hazırlıkta başlamıştır.

Asker yetiştirmede başlamıştır.

Teknolojide başlamıştır.

Diplomaside başlamıştır.

Toplumun moral gücünde başlamıştır.

Ve hepsinden önemlisi, geleceği rakibinden önce okuyabilen devlet aklında başlamıştır.

Bu nedenle Türk tarihindeki Ağustos zaferlerini yalnızca kahramanlık üzerinden okumak eksik kalır.

Kahramanlık değerlidir.

Fakat kahramanlığı zafer haline getiren şey teşkilat, akıl ve hazırlıktır.

MALAZGİRT BİZE COĞRAFYADAN DAHA FAZLASINI ANLATIYOR

26 Ağustos 1071 yalnızca Anadolu’nun kapılarının Türklere açıldığı tarih değildir.

Malazgirt aynı zamanda büyük bir jeopolitik yön değişimidir.

Türkler Anadolu’ya yönelirken yalnızca yeni toprak kazanmıyordu.

Avrupa, Balkanlar, Kafkasya, Karadeniz, Akdeniz ve Ortadoğu arasında yer alan dünyanın en stratejik bölgelerinden birine yerleşiyordu.

Bu tercih, sonraki bin yılın tarihini değiştirdi.

Bugün de Türkiye’nin önündeki mesele benzerdir.

Coğrafyamız hâlâ çok değerlidir.

Fakat artık sadece stratejik coğrafyada bulunmak yeterli değildir.

Coğrafyayı;
teknolojiyle,
ekonomiyle,
ulaştırmayla,
enerjiyle,
diplomasiyle
ve insan gücüyle birleştirebilmek gerekir.

Çünkü modern dünyada yalnızca toprağa sahip olan değil, o toprağın ürettiği stratejik değeri yönetebilen güçlü olur.

BÜYÜK TAARRUZ’UN DERSİ: STRATEJİK SABIR

Büyük Taarruz bize başka bir önemli gerçek öğretir.

Her zaman hemen saldırmak güç göstergesi değildir.

Bazen beklemek gerekir.
Ama beklemek hareketsizlik değildir.

Beklerken hazırlanırsınız.
Eksikleri tamamlarsınız.

Kaynak toplarsınız.
İstihbarat geliştirirsiniz.
Diplomatik zemini hazırlarsınız.

Toplumun dayanıklılığını artırırsınız.

Rakibinizi izlersiniz.

Ve doğru zaman geldiğinde tereddüt etmeden harekete geçersiniz.

İşte buna stratejik sabır denir.

Bugün Türkiye’nin de ihtiyacı olan devlet anlayışı budur.

Her gelişmeye tepki veren değil,
gelişmeler olmadan önce senaryo hazırlayan;
krizi yaşandıktan sonra yöneten değil,
krizin geleceğini önceden hesaplayan;
fırsat ortaya çıktığında şaşıran değil,
fırsatı yıllar öncesinden bekleyen bir devlet aklı.
Büyük devlet olmak biraz da budur.

21. YÜZYILIN SAVAŞ ALANLARI DEĞİŞİYOR

Geçmişte devletlerin temel mücadele alanı topraktı.

Bugün toprak hâlâ önemlidir.
Fakat mücadele alanları çok daha geniştir.

Artık devletler;
veri için,
enerji için,
çip teknolojisi için,
yapay zekâ için,
su kaynakları için,
lojistik hatlar için,
uzay teknolojileri için,
biyoteknoloji için,
nitelikli insan kaynağı için
ve toplumların zihinleri için rekabet etmektedir.

Bu nedenle Türkiye’nin savunma hattı yalnızca sınırda değildir.

Savunma hattımız aynı zamanda;
üniversitelerimizdir,
laboratuvarlarımızdır,
fabrikalarımızdır,
enerji tesislerimizdir,
yazılım şirketlerimizdir,
okullarımızdır
ve çocuklarımızın zihnidir.

Bir ülke kritik teknolojilerde tamamen dışarıya bağımlıysa siyasi bağımsızlığının da sınırları daralır.

Bu nedenle yeni dönemin millî güvenlik anlayışı daha geniş olmak zorundadır.

GÜÇLÜ DEVLET YETMEZ, VAZGEÇİLMEZ DEVLET OLMAK GEREKİR

Türkiye’nin önündeki stratejik hedef yalnızca “güçlü devlet olmak” şeklinde tarif edilmemelidir.

Daha büyük hedef şudur:

Türkiye bölgesindeki bütün büyük denklemlerde vazgeçilmez ülke olmalıdır.

Enerji konuşuluyorsa Türkiye masada olmalıdır.

Avrupa-Asya ticareti konuşuluyorsa Türkiye güzergâhın merkezinde bulunmalıdır.

Balkanların geleceği konuşuluyorsa Türkiye dikkate alınmalıdır.

Karadeniz güvenliği tartışılıyorsa Türkiye kilit ülkelerden biri olmalıdır.

Kafkasya’da barış aranıyorsa Türkiye’nin diplomatik ağırlığı hissedilmelidir.

Türk dünyasının entegrasyonu ilerliyorsa Türkiye yalnızca katılımcı değil, sistem kurucu aktörlerden biri olmalıdır.

Çünkü asıl güç, herkesin sizden korkması değildir.

Asıl güç, herkesin sizi hesaba katmak zorunda kalmasıdır.

TÜRK DÜNYASININ GELECEĞİ: DUYGUDAN KURUMA

Türk dünyasında son yıllarda artan yakınlaşma büyük fırsattır.

Fakat ortak tarih ve kültür tek başına yeterli değildir.

Duygusal birliktelik kurumsal yapıya dönüşmezse zamanla etkisini kaybedebilir.

Bu nedenle yeni dönemde Türk dünyası;
ulaştırmada,
eğitimde,
enerjide,
savunma sanayiinde,
dijital altyapıda,
ticarette,
üniversitelerde,
kültür politikalarında
ve insan kaynağında daha fazla bütünleşmelidir.

Ortak öğrenci değişim programları kurulmalıdır.

Genç girişimciler için ortak fonlar oluşturulmalıdır.

Üniversiteler ortak araştırma merkezleri açmalıdır.

Türk dünyasının şehirlerini birbirine bağlayan ulaştırma projeleri artırılmalıdır.
Ortak dijital platformlar geliştirilmelidir.

Tarih, dil ve kültür alanında kalıcı kurumlar kurulmalıdır.

Gerçek birlik sadece aynı şeyi hissetmek değildir.
Birbirine ekonomik, kültürel ve stratejik olarak bağlanmaktır.

BALKANLAR TÜRK DÜNYASININ BATI KAPISIDIR

Türk dünyası konuşulurken Balkanlar ayrı düşünülemez.

Bulgaristan Türkleri de bu büyük tablonun dışında değildir.

Bugüne kadar Bulgaristan Türkleri çoğu zaman;
asimilasyon,
göç,
siyasi temsil,
hak ihlalleri
ve seçimler üzerinden konuşuldu.
Bunların hepsi önemlidir.
Fakat bundan sonraki dönemde yeni bir yaklaşım gereklidir.

Bulgaristan Türkleri yalnızca korunması gereken bir topluluk değil, aynı zamanda geleceğe hazırlanması gereken stratejik insan kaynağıdır.

Yeni nesiller;
iyi Türkçe,
iyi Bulgarca,
iyi İngilizce,
güçlü tarih bilgisi,
hukuk bilgisi,
ekonomi bilgisi,
dijital yetkinlik
ve Avrupa kurumlarını tanıyacak kapasiteyle yetiştirilmelidir.
Hedef sadece kimliğini koruyan gençler olmamalıdır.

Hedef;
milletvekilleri,
belediye başkanları,
akademisyenler,
hukukçular,
diplomatlar,
gazeteciler,
iş insanları,
mühendisler
ve uluslararası kurumlarda görev yapabilecek kadrolar yetiştirmektir.

Çünkü 21. yüzyılda toplumların en büyük gücü, nitelikli insan gücüdür.

MEDYA ARTIK SADECE HABER DEĞİL, STRATEJİK HAFIZADIR

Fotoğraftaki BULTÜRK gazetesi bu açıdan ayrı bir anlam taşımaktadır.

Bir gazete bazen günlük haber verir.
Fakat yıllar sonra o gazete bir arşive dönüşür.
Arşiv hafıza olur.
Hafıza kimliği korur.
Kimlik ise gelecek stratejisinin temelini oluşturur.

Bu nedenle Bulgaristan Türklerinin kendi medya hafızasını güçlü tutması büyük önem taşımaktadır.

Eski gazeteler dijitalleştirilmelidir.
Sözlü tarih kayıtları yapılmalıdır.
Köylerin tarihleri yazılmalıdır.

Göç hikâyeleri kaydedilmelidir.
Fotoğraf arşivleri oluşturulmalıdır.

Mücadele insanlarının hatıraları kayıt altına alınmalıdır.

Çünkü başkasının arşivinde yaşayan millet, zamanla başkasının yorumuna mahkûm olabilir.

Kendi tarihini kaydeden toplum, kendi geleceğini daha sağlam kurar.

BULTÜRK İÇİN YENİ STRATEJİK MİSYON

BULTÜRK gibi kurumların önümüzdeki dönemde sadece toplantı yapan, açıklama yayımlayan veya geçmişi anan yapılar olarak kalmaması gerekir.

Yeni dönemin sivil toplum modeli;
araştıran,
veri toplayan,
analiz eden,
rapor hazırlayan,
genç yetiştiren,
uluslararası bağlantılar kuran
ve toplumun geleceğine dair senaryolar geliştiren model olmalıdır.

Bir Bulgaristan Türkleri Dijital Hafıza Merkezi kurulabilir.

Gençler için Balkanlar ve Türk Dünyası Akademisi oluşturulabilir.

Üniversite öğrencileri için mentorluk programı geliştirilebilir.

Siyasi temsil, ekonomi, nüfus ve eğitim alanlarında yıllık raporlar hazırlanabilir.

Başarılı gençler desteklenebilir.

Türkiye, Bulgaristan ve Avrupa’daki akademisyenlerle ortak çalışma ağları kurulabilir.

Böylece sivil toplum, yalnızca bugünün meselelerine tepki veren yapı olmaktan çıkar.
Geleceği hazırlayan toplumsal akla dönüşür.

ASIL ZAFER İNSAN YETİŞTİRMEKTİR

Bir devletin 2050’de nerede olacağını görmek isteyen kişi, bugünkü binalarına değil çocuklarına bakmalıdır.

Bugünün 10 yaşındaki çocuğu 2050’de 34 yaşında olacaktır.

Bugünün öğrencileri, yarının;
bakanları,
mühendisleri,
doktorları,
öğretmenleri,
diplomatları,
iş insanları,
akademisyenleri
ve toplum önderleri olacaktır.

Bu nedenle gerçek stratejik planlama 4 veya 5 yıllık değildir.

En az bir nesli kapsamalıdır.
Türkiye ve Türk dünyası şu soruları bugünden sormalıdır:

2050’nin bilim insanlarını kim yetiştirecek?

2050’nin diplomatları hangi okullardan çıkacak?

2050’nin Türk dünyası uzmanları nerede yetişecek?

2050’nin Bulgaristan Türk toplumunu hangi kadrolar yönetecek?

Bu sorulara bugünden cevap verilmezse gelecekte çok geç kalınabilir.

2071 SLOGAN DEĞİL, NESİL PROJESİ OLMALIDIR

Malazgirt’in bininci yılı olan 2071 sık sık konuşulmaktadır.
Fakat 2071’in gerçek anlamı ancak bugünden hazırlanılırsa vardır.

Bir insanın yetişmesi yirmi yıldan fazla sürer.
Bir bilim ekolünün oluşması onlarca yıl sürer.

Bir teknoloji markasının dünyaya açılması uzun yıllar alır.

Bir toplumun eğitim kültürünü değiştirmek bir nesil gerektirir.

Bu nedenle 2071 hedefi;
bir eğitim hedefi,
bir bilim hedefi,
bir teknoloji hedefi,
bir kültür hedefi,
bir nüfus hedefi
ve bir Türk dünyası vizyonu haline gelmelidir.

Çünkü güçlü devletler yalnızca gelecek seçimi düşünmez.

Gelecek nesli düşünür.

GELECEĞİN AĞUSTOS ZAFERLERİ NEREDE KAZANILACAK?

Yeni çağda zafer kavramını yeniden tarif etmeliyiz.

Bir Türk bilim insanının dünyada kullanılan bir teknoloji üretmesi zaferdir.

Türk üniversitelerinin dünyanın en güçlü üniversiteleri arasına girmesi zaferdir.

Türkiye’nin enerji bağımlılığını azaltması zaferdir.

Türk dünyasının birbirine demiryollarıyla, ticaretle ve dijital sistemlerle bağlanması zaferdir.

Bulgaristan’daki bir Türk gencinin Avrupa’nın önemli kurumlarında karar verici olması zaferdir.

Dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşayan bir Türk çocuğunun hem kendi dilini ve kimliğini koruması hem de çağın bilimini öğrenmesi zaferdir.

Çünkü artık zafer yalnızca toprak kazanmak değildir.

Zafer, gelecekte başkasına bağımlı yaşamamak için bugünden kapasite kurmaktır.

TARİHTEN GURUR DEĞİL, GÖREV ÇIKARMALIYIZ

Ağustos bize büyük zaferleri hatırlatıyor.

Malazgirt’i hatırlatıyor.
Büyük Taarruz’u hatırlatıyor.
30 Ağustos’u hatırlatıyor.

Elbette gurur duyacağız.
Şehitlerimizi ve kahramanlarımızı rahmetle anacağız.

Fakat bununla yetinemeyiz.
Her nesil kendisine şu soruyu sormalıdır:

Bizden önce gelenler bize nasıl bir vatan bıraktı; biz bizden sonra gelenlere nasıl bir gelecek bırakacağız?

Atalarımız kendi çağlarının büyük mücadelelerini verdi.

Bizim görevimiz onların savaşlarını tekrar etmek değildir.

Bizim görevimiz kendi çağımızın savaşını doğru anlamaktır.

Bugünün mücadelesi;
bilimde,
teknolojide,
ekonomide,
eğitimde,
kültürde,
diplomaside,
medyada,
insan yetiştirmede
ve Türk dünyasının kurumsal bütünleşmesinde verilecektir.

1071 Anadolu’nun kapısını açtı.

1922 bağımsızlığın kapısını yeniden açtı.
Şimdi önümüzde üçüncü büyük kapı vardır:

21. yüzyılın kapısı.
Bu kapıyı yalnızca cesaretle açamayız.

Akılla,
bilgiyle,
teşkilatla,
eğitimle,
teknolojiyle
ve uzun vadeli stratejiyle açabiliriz.

Çünkü tarih bize şunu göstermektedir:

Zafer, geleceği bekleyenlerin değil; geleceği yıllar öncesinden hazırlayanların olur.

Ve belki Ağustos zaferlerinden çıkaracağımız en büyük ders de budur:

Geçmişimiz bize gurur versin; fakat asıl işimiz geleceğimizi kurmak olsun.