Yeni Baştan Mı Başlanacak?

Dr. Nedim BİRİNCİ
Tarih 26 Temmuz 2020

Sofya’da başlayan ve Bulgaristan’a yayılan mitingler, düşünen kafaları zorladı. Görebildiğim bir şey varsa, dün akşam saat 20’de gökyüzü boşanmazdan önce, Osmanlı zamanında adı “Kadın Pazarı” olan ve günümüzde başkentin en büyük sebze meyve pazarında çatlamış patlamış ve bozuk olduğundan gün boyu satılamamış ne kadar domates varsa, Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlık binaları arasına taşınıp Başbakanlığa atılması oldu. Bu arada tuvalet kağıdı ruloları fırlatanlar da olmuş.

Başbakanlık korumalı. Her gün taktik değiştiren göstericiler 17. gece bu hedefsiz atışları polislerin üzerinden ve hiçbir kimseyi hedef almadan gerçekleştirdi.

İşte bu tablo genel durumu karakterize eder gibi görünse de,  Bulgar hükumetinin istifasını isteyenler, toplumun öğrenimli ve eğitimli, daha fazlası dış ülkelerden diplomalı ve Başbakan Borisov’un davranış, söylev ve tutumundan utanan ve nefret dolu olduklarını gizlemeyen kişiler.

Uzaktan bakanlar bu gelişmelerin kaotik olduğunu düşünebilir. Bunu yazsam yanlış olur. 1.5 – 2 metre sosyal mesafeyi koruyan, karışıklık yaratmadan düzgün yürüyen, belirli saatte toplanıp dağılan bu gençler, gece boyu pankart taşıyorlar. Bulgar yasaları bu eyleme izin veriyor.

Avrupa Birliği (AB), ülkemizdeki büyükelçiliklerin gözüyle onları, süren olayları gördü. İsteklerini öğrendi.  Büyükelçilikler, AB komiserliği ve Eski Kıtanın kamuoyunu yönlendiren basın – “Le Mond”, “Gardian”, “Frankfurter Allgemeine Zeitung”, “Bild”, “Stern”, Berliner Zeitung” vs konuya önemli yer ayırırken, “Boyko Borisov’un gitmesi gerektiğini”  “New York Teims” bile yazdı. Küfürlü beyanlar doğrulandı, çekmeceler dolusu paralarla, silahlı resimler, onu öldüreceğim, bunu ise keseceğim gibi sözlerin aslı olduğu laboratuvar analizleriyle kanıtlandı. Olaya bakış açısı değişti.

Gündüz mitingleri.

Bu arada Cumartesi gün Sofya’ya 47 otobüs yaşlı indi. Taşradan taşındılar ve Sofya’nın 24 belediyesinden sarı kaldırımlı meydana inen 40-50 kişilik gruplarla karışınca 3-5 bin kişilik bir kalabalık oluştu.  Bulgaristan’da en yaşlı politik kıvılcımın – sosyalist (komünist)  hareketin bir buçuk asra uzanan yıldönümü kutlandı. Meydanlarda birlikte fotoğraflar çekildi.

Tribünlerde ilginç bir tablo oluştu.

Gece mitinglerinde hükümetin istifasını isteyenler çoğalırken, Sosyalist Parti ve muhalefet lideri Bayan Kurneliya Ninova,  dış sıkıp yumruk kaldırmadı. İktidardaki GERB ile muhalefetteki BSP aynı ana-babanın yani Bulgaristan Komünist Partisinin devamı olduklarını gizleyemediler. Gece mitinglerinde GERB ve Başkanı Boyko Borisov’un istifasını istenirken, gençler sosyalistleri iktidara davet etmiyor, istenen rejim ardından siyasi sitem değişikliği. BSP bu işte yok. Direnen gençler sahnedeki siyasi partilerden hiçbiriyle yüz göz olmazken, parlamentonun da tamamen değişmesinde ısrar ediyorlar. Siyasetten atılacak ve kazılacak mezara duasız gömülecek partilerden biri, mafya ile sarmaş dolaş olan ve halkımızı unutan DPS partisidir.

Geriye dönmek en başa dönmek anlamında kullanılıyor.

Bulgaristan’da baş denince aslında 1989 Türk Ayaklanmasıyla çakılan çakmak, yanan ateş ve ülkeyi saran değişim ve dönüşüm ilhamıdır. Demokratik Güçler Birliği (CDC) bu işe sonradan sarıldı ve yarıda bıraktı. Sokak yürüyüşlerine toplananlar “başa dönelim” diyorlar. Yani önce Bulgar totalitarizmini ve onun ürünü olan “mafyayı” gömmek istiyorlar. Bu bakımdan gelişen eylemlerin “kurtarıcı” nitelik kazanması olasıdır.

Kuşkusuz 1989’dan beri Bulgaristan’da olup bitenler, sosyal sistemin yıkılması ve işsiz güçsüz ve hiçbir garantisiz ve güvencesiz ortada kalan vatandaşlardan, yarısının çaresizlikten ülkeyi terk etmesi, bir kısmının da “her kuzu kendi bacağından asılır” formülünü kabul etmesi, eksik ve artısıyla bugün ortadadır. Gösterici gençlerin korkmuş koyunlar gibi birbirine sokulmaması, buna en büyük kanıttır. Sosyalist sosyalden bireyselliğe (individüalizme) geçiş bir günde olacak bir iş değildir. Bizim işçiler ve köylüler bu sürecin içine 1990’da atılsalar da, yavaş kaynayan kazanda işin farkına varamadılar. Bunalımların derinleşmesine, beklenen yeni felaketlerin durmadan çan çalmasına kulaklarını tıkamak istemeyen yürekliler her akşam sahnededir. Gelişmeler kurallara uygun ve yasaldır. Beklememişsek cahilliğimizden, körlüğümüzden ve öngörüşsüz olmamızdan olmalı…

Bulgar halkının olup bitenlere tam değer verebildiğine inanmıyorum. Politik sentez yapanların neden sustuğunu bir türlü anlayamıyorum.

***

İnsanların mecbur edildiği zamanlar geldi geçti.

Şimdi ülkemizde bir vatandaşa “BKP şöyle dedi ve sen bunu yapmaya kendi zorlamak zorundasın!” desen, adamın yüzüne gülerler. Kafamıza dikilip “Türklükten vaz geç, sen Bulgar oldun! İmzala!” sözlerini işitmemiz de mümkün değil artık. “Al şu pasaportu da memleketi 24 saatte terk et!” diyebilecek bir iktidar da yok ortada artık. Borisov kabinesi Todor Jivkov diktatörlüğünün ılımlı devamıdır, desek bile, aynısı değildir, bunu yapamaz, dünya değişti, Türkiye artık Büyük Türkiye vs…  Bu işler silahlı polis sayısına da bağlı değildir. En kuvvetli kudret halkın iradesi, içinde yaşadığı kültür ve inançlarıdır. 30 yılda köprülerin altından çok su aktı. Bu işte son zafer bizim olacak. Şimdi artık bizden birini Bulgar devletine asker yapmak zor olur. Bizim devletle ortak hedefimiz kalmadı. Değişecek birisi varsa devletin kendisi. Bizim ona ihtiyacımız yok, o bizsiz olamaz. 1989’da Türkler tütün kafeslerini tekmeleyip çekip gittiler, bir daha toparlayabildiler mi?  Bulgar devleti daha 1984’te Bulgaristan Türklüğünden koptu. Oysa biz bu devlet, bu Vatan için Birinci Dünya Savaşından 10 bin şehit vermiştik. Tüm farikaların, baraj duvarlarının, köprülerin, yolların çimentosu sökülsün ve analiz edilsin, içindeki tuz Türk teridir…

Okurlarım arasından “Bulgaristan sosyal devlettir” diyen ve Anayasa’yı örnek gösteren olabilir. Şu “Covid-19”  sıkıntılı günlerinde Borisov hükümeti dört kişiye birer maske dağıtsaydı, inanmak isterdim, ama onu bile yapmadı.

Sosyalizm yıllarında biz “Allah’ın kestiği karamaz” inancıyla yaşayan kişilerdik, 1990’da sonra “benim olana dokunma” ilkesine geçtik.

Biz Sofya’da esen yeni havada şunu sezinliyoruz.

Söz konusu olan, insanın kendi kendini mecbur kılmayı, özgürlüğünü savunmayı ve diğer insanları da özgürlüklerini savunmaya mecbur kılmayı öğrenmesidir.  Biz bir totaliter düzenden çıktık. Kafamızın çalışmamasına, irademizin kırılmasına çok baskı yapıldı, zulüm gördük. Her şeye rağmen, biz özgürlüğümüzü korumada iradeli ve ısrarlı olmak zorundaydık ve zorundayız.

Sofya sokaklarından yürüyenler bizim için değil kendileri çıkarları için direniyorlar. Adalet ve devlete sahip çıkarak, şimdiye kadar çalıp çırpanlardan hesap sormak niyetindeler.

Biz çalıp çırpanlarda, gön suratlılardan değiliz. Özgürlüğümüzü korumamız bizim şahsiyetimizi ve kimliğimizi korumamız, başkalarının bizim Türk kimliğimize saygılı olmalarını da isteyerek dayatmamız anlamına gelir. Burada vurgulanması gereken nokta şudur: Bulgar bize saygı göstermek ve başkalarının da gösterilmesi için kendiliğinden asla bir şey yapmaz. Anayasada adımızı geçirmeyen odur. Özgürlüğümüzü savunmamız, kendi vazifemizdir. Tarihimize ve bugünümüze sahip çıkmazsak, geleceğimiz olmaz ve bizi sayan da olmaz. Biteriz. Bu nedenle bu vazife bizim öz ödevimizdir.  Bir düşünün. Çocuklarımızın kitap başına oturup Türkçemizi öğrenmelerinde ısrar etseydik, şimdi bu durumda mı olurduk? En ilkel haklarımızı –isimlerimizi ve din haklarımızı – geri alalı 30 yıl geçti.  30 yıl bekledik. Boş bekleyişten hiçbir sonuç çıkmadı. Artık kollarımızı sıvamamız gerekmez mi? Bizim başımıza geçenlerin hepsi, devlete ben onlara isteklerini geri yuttururum sözü verdiği için maaş aldılar.

İnsan kendini ahlaklı ve yaratıcı olmaya zorlamalıdır.

Biz Türk’üz! 1984-1989 mukavemet kavgamızda, Mayıs 1989 Ayaklanmamızdan Türk kimlikli Bulgar Vatandaşı olduğumuzu dünyaya duyurduk. Bu yeterli olmadı. Bir defa bir şeyi beyan ettikse mücadelemize devam etmek zorundayız. Beni şöyle anlayınız. Eğer doktorsanız hastayı tedavi etmek zorundasın. Türk’seniz Türklük uğruna kavgaya ara vermeyeceksin, hazıra beklemeyeceksin. Bebe emzirirken ninnisini de söyleyeceksin, masalını da anlatacaksın, beklediği türküyü de söyleyeceksin, anası evladının dilini Türkçe çözmek senin analık vazifendir. Evet, birinci vazifendir. Zorunlu olandır! Mecburiyetindir. Biz 16 devlet kurmuş bir milletiz, yere yaslanıp dua etmekle yetinemeyiz. Evladın adına başkaldıracaksın ve halkına selam vereceksin, ben analık vazifemi yerine getirdim, diyebileceksin!… Bulgaristan’da Türk olmaya anlam kazandıracaksın! Buna mecbursun! Her şeyi unutup Türklük yolumuza yeni baştan devam etmek zorundayız. Hatırlatırım bu işin özrü yok!

Günümüzde Bulgaristan Türklerinin en büyük problemi budur.
Müslümanlığı idrak etmekte kendimizi zorlamayı kabul ediyoruz.

Fakat Türklüğümüze gelince, kendimizi zorlamaya yanaşmıyoruz. Ve Türkiye’den gelen bilirkişi ve gözlemciler de bu konuda hoşgörülü yaklaşımla bize aslında kötülük ediyorlar. Bu işi kendi stratejisine uygun bulan Bulgar devleti Bulgaristan Müslümanları Diyaneti Baş Müftülüğüne milyonlarca leva para bile veriyor. Müslüman dini ile Türklüğün birleşimi olan Türk kimliğini sakat kılmaya, kolsuz bacaksız bırakmaya hiç birimizin hakkı yoktur. Müslüman kültürümüzü Bulgar eğitim sistemi ve düzeni dışında geliştirerek yaşatabiliyorsak, Türklüğümüzü de Bulgar eğitim sistemi dışında geliştirmek ve her Tük evladı da bir dev Türk yetiştirmek, ana babaların olduğu gibi, topluluğumuzun ve Büyük Türk Devletinin de çok önemli bir ödevidir. Bu Makedonya’da yapılabildiyse, Bosna’da uygulanabildiyse, Kosova’da hayat hakkı kazanabildiyse, bizde de bu çıtayı atlamak, aşmak zorundayız. Biz Türk’üz!

Türkçe’mize ve Türklüğümüze çok yanlı saldırılar devam ediyor.

Yılbaşından beri çıkan Bulgar basınına bakıp bir analiz etseniz, saldırıların 2 yönde paralel devam ettiğini görürsünüz.

  • Güçlü ve Büyük Türk devletini Suriye, Libya, Akdeniz, KKTC kara sularında küçük ters tanıtıp gözden düşürmek.
  • Türk diline kör saldırılar.

Türkçe okullarımız açılmadıkça Bulgaristan’da durumda değişiklik olabileceğine inanmıyorum. Bizi cahil bırakıp temsil etmek ve sözde yönetmek istiyorlar.

Türk filmleri Bulgar ekranlarını kilitledi. Buna şaşmıyorum, Bulgar devletinin olaya tepkisiz kalmasına da şaşmıyorum.

Yüksek sanat nitelikleri olan bu eserlerin Bulgarca tercümesiyle Bulgaristan Türklerini, Müslüman Milletti ve Pomak kardeşlerimizi derin etkileme yolu seçmişlerdir. Bir taşla 2 kuş vurmak istiyorlar. Hem ekran dolacak, hem de TRT ve diğer Türk programlarını izleyenler Çanak Antenden koparılacak. Başarılı olduklarını da söyleyebilirim. 1990’lı yıllardan sonra Türkler giderek  Bulgar TV ekranındaki Türk filmlerine kilitlendi ve Türkler ev içinde Bulgarca konuşmaya başladılar.

Türk edebiyatının önemli eserlerinin Türk Kültür Bakanlığı parasıyla Bulgarcaya çevrilip basılması da aynı etkiyi yaptı. Ortak Pamuk dışı kitaplar için “üçüncü dereceli edebiyat” derken dil uzattılar.

Bu arada Bulgaristan Türk edebiyatı artık eser vermez oldu. Hedeflerine ulaştıklarını sananlar, Türkiye üzerinden gelen göçebe kuşların bile ülkemizden geçmesine, ellerinde olsa, yasak koyacaklar.

Bu memlekette diniyle diliyle, kültürüyle ortada dik duran kimseler yok. Bizi dize getirip sırtımıza binmek istiyorlar. Ahmet Doğanlar, Lütfi Mestanlar, Mustafa Karadayılar, hatta İlhan Küçük bu sinsi planlara kurban oluyor. Üzgünüm.

Maddi kültürümüzü 140 yılda yok etmeyi başardıklarını sananlar, şimdi maneviyatımız-la, manevi kültürümüzle didiştikçe köpürüyorlar.  

Kim ne derse desin, genelde Türk kültürünün Bulgarlar üzerindeki olumlu etkisinden gururla söz edebiliriz. Doğu’dan gelen her şeyden rahatsız oluyorlar. Rus anıtlarına dokunmaktan korkuyorlar.  Rus TV kapandı. Rusça kitap satılmıyor. Moskova’da okuyan Bulgar öğrencilerin toplam sayısı 15.

Brüksel’de geçen hafta yapılan son Başbakanlar katılımlı Konsey toplantısında, Bulgaristan’ın kültürel alanda Avrupa Birliği standartlarını tutturmasına destek amacıyla 2 milyar Avro ayırmış. Doğu’dan Batıya dönmek zor iş.  Bu paralar tam ne için harcanacak bilmiyorum. AB makamları Bulgaristan’ın Kiril Alfabesinden Latin harflerine geçmesi için baskılarına henüz başlamadılar. Bu ödenek, Türk kültüründen tamamen koparak Batı kültürüne yakınlaşma niyetiyle amaca yönelik özendirme programları için harcanabilir. Bulgarların kültürel köklerine dönmesi için baskılar artıyor. O kökler bize dayanıyor. 4 yaşında çocukların ana-okullarına toplanması bu programın bir parçasıdır. Erimek istemiyorsak uyanıp dirilmemize ve kendimizi hep uyanık olmaya zorlamamız gündem olmuştur. Ana vazifemiz kendimizi bazı alışkanlıklar yaratmaya zorlamamız olabilir. Örneğin çocuklarımızla yalnız Türkçe konuşmak gibi…

***

Bu bakıma Sofya gösterilerinden çıkarılacak dersler var.

Yapılacak anketleri, sosyologların çıkaracağı sonuçları, sentezleri bekliyoruz. Memlekette ilginç bir mayalanma var. Yürüyen geçlerin tanıyıp dostluk ettiği Müslümanlar var mı bilemiyorum. Rodoplardan, Dobrucadan,  Deliormanla Gerlovo’dan yardım talep eden henüz olmadı.

Eğer bu yeni gelişme 1968’de Paris gençlik isyanlarından sonra Batı Avrupa’da başlayan modernizemden post modernizme (modernizmden sonrasına) geçişle bağlantılıysa, o zaman atılacak yeni adımları ince eleyip sık dokumak zorundayız.

Önce şu bilinmeli ki, biz İslam medeniyetine bağlıyız, oyun kuralımız dinimiz ve ahlakımızdır, alışkanlık ve geleneklerimizdir ve kural değişikliği kabul edemeyiz. hain-Ahmet Doğan’ın imzasıyla Avrupa Birliği’ne Hristiyan Bulgar olarak pazarlanma-mızı asla kabul edemeyiz.

Bulgaristan’da eski ve halen var olan siyasi partilerden hiç birine yakın durmak istemeyen bu gençlik olayları, bazı kaynaklara göre, “Evet, Bulgaristan!” partisi, Bulgaristan Sosyalist Partisi (BSP) ve olayları Dubay’dan yönlendirmeye çalışan milyarder Vasil Boşkov hareketi olarak nitelendiriliyor.

Avrupa Birliği Konseyi tarafından da kışkırtılıyor olabilir. Bildiğiniz üzere 2011 yılında imzalanan, İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen, dünyada “kadına şiddete son sözleşmesi” olarak ünlenen ve aslında geleneksel insan kimliğinde, aile ve toplum yapısında değişikler hedeflediğinden dolayı, Baş Müftülük ve diğer dini kurumlar da bu arada, kamuoyu tarafından reddedilerek kabul edilmeyen bu sözleşme Avrupa Konseyi’nin bir dayatmasıdır.

Bu gelişmeleri izliyoruz. Kesin görüşümüz henüz oluşmadı. Olaylar çok taze.

Okuyanlara teşekkürler.

Paylaşanlar özel selamlar.