OKYANUSUN DİBİNDEKİ SOĞUK SAVAŞ: K-129, CIA VE PROJE AZORIAN

Rafet ULUTÜRK

Soğuk Savaş denildiğinde çoğumuzun aklına nükleer füzeler, casuslar, Berlin Duvarı, Washington ile Moskova arasındaki büyük güç mücadelesi gelir.

Fakat Soğuk Savaş’ın en sıra dışı cephelerinden biri ne karada ne havada ne de uzaydaydı.

Pasifik Okyanusu’nun yaklaşık 5 kilometre altında, karanlığın içinde yatıyordu.

1968’de Sovyetler Birliği’ne ait K-129 balistik füze denizaltısı Kuzey Pasifik’te battı. Sovyetler kapsamlı aramalara rağmen denizaltıyı bulamadı. ABD ise batığın yerini tespit etti. CIA’nın anlatımına göre K-129 yaklaşık 16.500 feet, yani 5 kilometre derinlikteydi.

Sonrasında başlayan hikâye, sıradan bir kurtarma operasyonunun çok ötesindeydi.

Bu, teknolojinin, istihbaratın, özel sektörün, stratejik sabrın ve devlet aklının aynı hedef için seferber edildiği Project AZORIAN’dı.

BATAN BİR DENİZALTI NEDEN BU KADAR DEĞERLİYDİ?

K-129 sıradan bir denizaltı değildi. Golf II sınıfı bir Sovyet denizaltısıydı ve nükleer başlıklı balistik füzeler taşıyordu. Dolayısıyla enkazın içerisinde bulunabilecek teknik sistemler, haberleşme donanımı, silah teknolojileri ve diğer askerî bilgiler Washington açısından son derece değerliydi.

Burada istihbaratın temel mantığını görmek gerekir:

Bazen bir devlet için düşmanın terk ettiği bir metal parçası bile milyarlarca dolarlık bilgiden daha değerlidir.

Çünkü teknoloji yalnızca silahın ne kadar güçlü olduğunu anlatmaz. Bir devletin mühendislik kapasitesini, doktrinini, haberleşme anlayışını, üretim standardını ve zayıf noktalarını da ortaya çıkarabilir.

Amerikalılar bu nedenle şu soruyu sordular:

O denizaltıya ulaşabilir miyiz?

Fakat asıl çılgınca soru bundan sonra geldi:

5 kilometre aşağıdaki devasa bir denizaltı parçasını Sovyetlerin haberi olmadan yukarı çıkarabilir miyiz?

CIA’NIN CEVABI: YENİ TEKNOLOJİYİ KENDİMİZ GELİŞTİRİRİZ

O yıllarda böylesine ağır bir enkazı bu derinlikten kaldırabilecek hazır bir sistem yoktu.

CIA ve yüklenicileri problemi yalnızca bir istihbarat meselesi olarak görmedi.

Bir mühendislik problemi olarak ele aldı.

1970’te yapılan çalışmalar sonunda dev bir mekanik yakalama sistemiyle denizaltının kavranması ve yüzeydeki özel bir gemiden hidrolik sistemlerle kaldırılması fikri benimsendi. Bunun için daha önce benzeri görülmemiş ölçekte özel bir gemi tasarlandı:

Hughes Glomar Explorer. (CIA)

Buradaki önemli ders budur:

Büyük devletler bazen ihtiyaç duydukları teknolojiyi satın almaz; ihtiyaç ortaya çıktığında teknolojiyi üretir.

Devlet kapasitesi tam da burada ortaya çıkar.

“Bunu yapabilecek teknoloji var mı?” diye sormak yerine:

“Bunu yapabilmek için hangi teknolojiyi geliştirmemiz gerekiyor?”

diye sorarlar.

İki soru arasındaki fark aslında gelişmiş devlet ile teknoloji tüketen devlet arasındaki farklardan biridir.

HOWARD HUGHES: DEVLET İLE ÖZEL SEKTÖRÜN BULUŞMASI

Operasyonun mühendislik kadar zor başka bir tarafı vardı.

Sovyetlere ne söylenecekti?

Pasifik’in ortasına devasa ve alışılmadık bir gemi gönderiyorsunuz. Aylarca aynı bölgede faaliyet gösteriyorsunuz.

Bunun açıklaması gerekiyordu.

Burada devreye milyarder iş insanı Howard Hughes girdi.

Oluşturulan örtü hikâyesine göre Hughes Glomar Explorer, okyanus tabanındaki manganez nodüllerini çıkarmak amacıyla geliştirilmiş bir derin deniz madenciliği gemisiydi.

Gerçekte ise geminin temel gizli görevi K-129’un bir bölümünü kaldırmaktı.

Bu ayrıntı üzerinde özellikle durmak gerekir.

Çünkü Project AZORIAN sadece bir CIA operasyonu değildi.

Aynı zamanda:

devlet + istihbarat + bilim + mühendislik + sanayi + özel sektör

iş birliğinin örneğiydi.

  1. yüzyılın güç mücadelesinde de aynı model giderek daha önemli hale geliyor.

1974: DEV PENÇE OKYANUSUN DİBİNE İNİYOR

Glomar Explorer, 4 Temmuz 1974’te operasyon bölgesine ulaştı.

Gemi okyanus akıntıları içerisinde konumunu koruyacak, kilometrelerce aşağıya özel sistemi indirecek, enkazı kavrayacak ve yüzeye kaldıracaktı.

Üstelik bütün bunlar gizlilik içinde yapılacaktı.

Yakındaki Sovyet gemileri operasyon sırasında bölgeyi gözlemliyordu. Buna rağmen gerçek görev bir süre daha gizli tutulabildi.

Sonunda mekanik sistem K-129’un hedeflenen bölümünü kavradı.

Yükseliş başladı.

Belki de operasyonun en dramatik anı bundan sonra yaşandı.

Denizaltının kaldırılan kısmı yükselirken parçalandı.

Büyük bölümü yeniden Pasifik’in karanlık dibine düştü.

Ancak yakalama sisteminde kalan bölüm yüzeye çıkarıldı. CIA’nın yayımladığı tarihçeye göre kurtarılan bölümde altı Sovyet denizaltıcının naaşı da bulunmuş ve askerî törenle denize defnedilmişti.

BAŞARI MI, FİYASKO MU?

İşte asıl tartışma burada başlıyor.

Operasyonun bütün hedefleri gerçekleştirilemedi.

Bu nedenle yalnızca sonuca bakarsanız:

“Bu kadar para ve teknoloji harcandı, denizaltının büyük bölümü tekrar düştü.”

diyebilirsiniz.

Fakat stratejik düşünce yalnızca sonuç tablosuna bakmaz.

Kazanılan kapasiteye de bakar.

CIA bugün dahi AZORIAN’ın tüm istihbarat hedeflerine ulaşamadığını kabul ederken, operasyonun Sovyet stratejik kabiliyetlerinin anlaşılmasına katkı sağladığını ve derin deniz ile ağır kaldırma teknolojilerinde önemli ilerlemeler yarattığını belirtiyor.

Dolayısıyla Project AZORIAN’ı yalnızca “denizaltıyı çıkardılar mı, çıkaramadılar mı?” sorusuyla değerlendirmek eksik kalır.

Çünkü operasyon sırasında Amerika başka bir şey kazanıyordu:

yapabilme kapasitesi.

BAZEN BAŞARISIZLIK BİLE TEKNOLOJİ ÜRETİR

Büyük teknoloji projelerinde unutulan bir gerçek vardır.

Bir projenin birincil hedefi gerçekleşmese bile geliştirdiğiniz;

mühendislik bilgisi, malzeme teknolojisi, hidrolik sistemler, derin deniz operasyonları, hassas konumlandırma, ağır kaldırma kapasitesi ve proje yönetimi

ülkenizde kalır.

Nitekim CIA, AZORIAN’ı bugün bir mühendislik harikası olarak tanımlıyor ve operasyonun derin deniz madenciliği ile ağır kaldırma teknolojilerindeki ilerlemeye katkı yaptığını vurguluyor.

Buradan Türkiye açısından çok önemli bir sonuç çıkar.

Büyük projeler yalnızca tamamlandıkları günün sonucu için yapılmaz.

Ülkenin gelecekteki teknolojik kapasitesini oluşturmak için de yapılır.

TÜRKİYE BU HİKÂYEDEN NE ÖĞRENMELİ?

Bugün Türkiye’nin önündeki mücadele alanları değişiyor.

Artık güç yalnızca tank, tüfek ve asker sayısıyla ölçülmüyor.

Derin deniz teknolojileri, insansız sualtı araçları, yapay zekâ, uydu sistemleri, siber güvenlik, kuantum haberleşme, enerji teknolojileri, yarı iletkenler, uzay, robotik ve büyük veri giderek stratejik bağımsızlığın unsurlarına dönüşüyor.

Bu nedenle Türkiye’nin savunma sanayiinde elde ettiği tecrübeyi daha geniş bir stratejik teknoloji ekosistemine taşıması gerekir.

Üniversite ayrı, sanayi ayrı, devlet ayrı, istihbarat ayrı düşünmemelidir.

Bir ülkenin bilim insanı, mühendisi, girişimcisi, askeri, üniversitesi ve özel sektörü aynı stratejik hedef etrafında buluşabiliyorsa gerçek kapasite ortaya çıkar.

AZORIAN’ın en önemli dersi bence tam burada bulunmaktadır.

DENİZLERİN ALTI YENİ JEOPOLİTİK CEPHEDİR

Project AZORIAN’ın bugüne uzanan başka bir mesajı daha vardır.

Denizlerin altı artık boşluk değildir.

Enerji hatları oradan geçiyor.

Fiber-optik internet kabloları oradan geçiyor.

Doğal kaynaklar orada.

Askerî sensörler oraya yerleştiriliyor.

Denizaltılar orada faaliyet gösteriyor.

Gelecekte kritik mineraller ve deniz tabanı teknolojileri konusunda rekabet daha da önem kazanabilir.

Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke olarak yalnızca denizin üstünü değil, denizin altını da stratejik vatan alanı olarak okumak zorundadır.

Karadeniz’den Akdeniz’e, Ege’den Marmara’ya kadar güçlü bir sualtı teknoloji kapasitesi millî güvenliğin ayrılmaz parçası haline gelmelidir.

İSTİHBARATIN YENİ ADI: TEKNOLOJİK ÜSTÜNLÜK

Geçmişte istihbarat denildiğinde insanların aklına gizli belgeler ve ajanlar geliyordu.

Bugün ise denklem çok daha geniştir.

Uydu görüntüsünü kim daha iyi analiz ediyor?

Deniz dibindeki nesneyi kim tespit edebiliyor?

Yapay zekâyı kim daha hızlı kullanıyor?

Şifreyi kim çözebiliyor?

Sensörü kim üretiyor?

Çipi kim tasarlıyor?

Veriyi kim işliyor?

Sorular bunlardır.

Bu nedenle geleceğin istihbarat teşkilatları yalnızca iyi ajanlara değil, iyi fizikçilere, matematikçilere, yazılımcılara, mühendis ve veri bilimcilerine de ihtiyaç duyacaktır.

Devletlerin görünmeyen mücadelesi laboratuvarlara doğru kaymaktadır.

BİR DE GİZLİLİK DERSİ VAR

AZORIAN’ın sonu da ayrıca öğreticidir.

Operasyonun ardından ikinci bir kurtarma girişimi planlandı. Ancak Hughes şirketinin ofislerinden çalınan belgeler CIA ile Glomar arasındaki bağlantının ortaya çıkmasına giden süreci başlattı. 1975’te basın operasyonu ifşa etti ve ikinci görev sonunda iptal edildi.

Yıllarca süren mühendislik ve milyarlarca dolarlık stratejik planlama…

Bir bilgi güvenliği açığıyla tehlikeye girebilir.

Demek ki devlet güvenliğinde yalnızca silahın güvenliği yetmez.

Bilginin güvenliği de millî güvenliktir.

Bugün siber güvenliğin neden devletlerin en önemli meselelerinden biri haline geldiğini anlamak için 1970’lerin bu hikâyesine bakmak bile yeterlidir.

ASIL MESELE DENİZALTI DEĞİL, DEVLET AKLIDIR

K-129 hikâyesini yalnızca “CIA Sovyet denizaltısını çalmaya çalıştı” şeklinde anlatırsak olayın en önemli tarafını kaçırmış oluruz.

Asıl mesele bir denizaltı değildir.

Asıl mesele şudur:

Bir devlet, ulaşılması imkânsız görünen bir hedef için bilimini, teknolojisini, sermayesini, mühendisini ve istihbaratını nasıl aynı masada buluşturabilir?

Çünkü büyük devlet olmak yalnızca büyük bütçelere sahip olmak değildir.

Büyük devlet olmak;

başkalarının görmediğini görmek,

başkalarının ulaşamadığı yere ulaşmak,

hazır teknoloji bulunmadığında yenisini üretmek,

bugünün problemini çözerken yarının teknolojisini geliştirmek

ve bütün bunları uzun vadeli bir devlet stratejisine dönüştürebilmektir.

K-129 bugün hâlâ Pasifik’in karanlık derinliklerinde parçalar halinde yatıyor olabilir.

Ama Project AZORIAN’ın verdiği ders yüzeydedir:

Bir ülkenin gerçek stratejik gücü, sahip olduğu araçlardan önce, imkânsız görünen bir hedef karşısında “Bunu nasıl yaparız?” diye sorabilecek devlet aklında yatar.

Türkiye’nin önümüzdeki 25-50 yıllık yolculuğunda ihtiyacımız olan zihniyet de budur.

Hazır teknolojiyi kullanan Türkiye’den teknoloji üreten Türkiye’ye; teknoloji üreten Türkiye’den ise başkalarının henüz ihtiyaç olduğunu bile fark etmediği teknolojiyi geliştiren Türkiye’ye geçmek.

İşte gerçek stratejik bağımsızlık budur.