Bultürk Başkanı Rafet Ulutürk ile Röportaj
1) Ülkenizdeki mevcut seçimlere şu ya da bu biçimde katılmaya hazırlanan yeni sivil toplum oluşumlarına nasıl bakıyorsunuz?
Makullük ve temkinle yaklaşıyoruz. Çok fazla açıklama duyuyoruz, ancak somut içerik az. Göçmen topluluklarla sistemli çalışmaya yönelik net programlar ve uzun vadeli bir vizyon eksik. Deneyim bize sözlere değil, tutarlı eylemlere bakmayı öğretti.
Güven, seçim öncesi ziyaretlerle değil, seçim gününden sonra da devam eden bir varlıkla kazanılır. Gerçek angajman, sürekli temas, somut girişimler ve insanlara karşı hesap verebilirlikle kendini gösterir. Ne yazık ki aynı şeyi çok sık gördük: seçim öncesi vaatler ve seçim sonrası sessizlik. Oysa göçmenlerin her gün çözüm bekleyen idari, sosyal ve eğitimle ilgili sorunları var. Bu sorunlar “seçimden seçime” değil, sürekli çözüm gerektirir.
2) Samimiyetlerine sizi ikna edecek adımlar neler olurdu?
Seçim döngüsü dışında da sürekli diyalog ve angajman. Göçmenlerin somut sorunları hakkında açık ve kamuya dönük tutumlar. İnsanların gerçekten zorlandığı alanlarda pratik destek: konsolosluk hizmetleri, belgeler, diplomaların tanınması, yurt dışındaki Bulgar okullarına destek.
Sözler söylendi. Şimdi eylem zamanı. Samimiyet tutarlılık ve sorumluluk üstlenmekle kanıtlanır.
3) Hak ve Özgürlükler Hareketi’ne (DPS) yönelik “eski komünist zihniyet” ifadesiyle neyi kastediyorsunuz?
Bu, insanın onurlu bir vatandaş değil, siyasi amaç için bir araç olarak görüldüğü bir modeldir. Şeffaf olmayan yöntemler, baskı, bağımlılıklar ve insanların yalnızca seçimlerde “kaynak” olarak harekete geçirilmesi.
Göçmenler bunu artık kabul etmiyor. Saygı ve gerçek katılım istiyorlar. Ayrıca somut beklentileri var: yaşlılara adil yaklaşım, çocukların geleceğine gerçek ilgi ve vakıf ve fonlarla ilgili konuların topluluğun yararına, etki aracı olarak değil, dürüstçe çözülmesi.
4) Göçmenlerin “gerçek katılımı” ne anlama geliyor?
Demokrasi sandıkta bitmez, seçimlerden sonra başlar. Gerçek katılım şu demektir:
-
oy verdikten sonra da sesimizin duyulması;
-
kurumlara erişimin bir ayrıcalık değil, hak olması;
-
atamaların itaat temelinde değil, dürüstlük ve profesyonellik temelinde yapılması;
-
bizi doğrudan etkileyen kararlara katılım.
Göçmenler devletin geçici bir seçim kaynağı değil, ortağı olmak istiyor.
5) Bugün topluluk içindeki ruh hali nasıl?
Belirgin bir uzaklaşma ve biriken hayal kırıklığı var. İnsanlar çoğunlukla sadece seçimlerden önce hatırlandıklarını hissediyor. Güven kolay kaybolur ve sloganlarla geri gelmez.
Topluluk, oylarının “kontrollü” veya “satın alınmış” olduğu yönündeki imalara sert tepki veriyor. Bu, on binlerce dürüst vatandaşa hakarettir. Eski mekanizmaların artık çalışmadığına dair bir muhasebe zamanının geldiği hissi büyüyor. Giderek daha fazla insan “artık yeter” diyor ve gücün kendilerinde olduğunu fark ediyor.
6) BULTÜRK neden DPS ile diyaloğu dışlıyor?
Bu, uzun yıllara dayanan deneyim ve kaybolan güvenin sonucudur. Diyalog seçim öncesi vaatlere ve seçim sonrası sonuçsuzluğa indirgeniyorsa, bu bir meşrulaştırma aracına dönüşür.
35 yıl boyunca Türk toplumunun desteğinin “garanti” olduğu hissi yaratıldı. Hesap verebilirlik ve insanlar için sürdürülebilir çözümler olmadan. Bugün açıkça söylüyoruz: artık yeter. Herkesi sözlerine göre değil, eylemlerine göre değerlendiriyoruz.
7) Rumen Radev’e desteğiniz net mi?
Evet. Rumen Radev’i destekleyeceğiz. Birçok göçmen için bu, devlet kurumlarına ve adalete güvenin yeniden tesis edilmesi için bir tercihtir. Bu bir etnik parti meselesi değil, tüm vatandaşlar için eşit haklar meselesidir.
Yurt dışındaki Bulgarların oy kullanmasını zorlaştıran yasama değişiklikleri yapıldığında, devlet başkanının yasayı yeniden görüşülmek üzere geri gönderme yönünde anayasal bir aracı vardır. Bu bağlamda İliyana Yotova’nın rolü de önemlidir — oy hakkı anayasal bir haktır ve idari yollarla sınırlandırılamaz.
8) Türkiye’de “yasadışı oy kullanma” suçlamalarına nasıl tepki veriyorsunuz?
Kararlı bir tutumla. Kanıtsız suçlamalar on binlerce Bulgar vatandaşına hakarettir. Bu, “ikinci sınıf vatandaşlar” algısı yaratan ve demokrasiyi zayıflatan tehlikeli bir söylemdir.
Kurumların görevi tüm vatandaşların eşitliğini korumaktır. Devlet bölmemeli, birleştirmelidir. Toplum bölücü dil kullananları görüyor — ve buna tepki veriyor.

