Şairlerimizin Yüreğindeki Coğrafya : Rumeli

BGSAM: 28 08 2019
Tarih: 28 Ağustos 2019
Yazan: Prof.Dr. Rıdvan Canım

Rumeli.. Bir kara sevdânın adıdır aslında.. Rumeli.. Parmakları kınalı nazlı bir gelindir o.. Ve biz Anadolu’da yaşayanlar için bir hasretin adıdır şimdi Rumeli.. Yüreklerdeki sızı.. Çokça Tuna’dır, çokça Balkan.. Üsküb’ün Türk şiirine armağanı büyük usta Yahya Kemal öyle demiyor muydu? Bir Türk’ün gönlünde nehir varsa o Tuna; dağ varsa Balkandır” diye..! Belki de Tuna kıyılarında aranan “kara kaşlı Aliş’tir” biraz, Rumeli dediğimiz coğrafya.. Dağlarıyla, ovalarıyla, nehirleriyle, birbirinden güzel şehirleriyle, zümrüt gibi köyleriyle unuttuğumuzu sandığımız ama asla unutmadığımız, unutamadığımız bir coğrafyanın adıdır bizim için Rumeli.. Neden Türkeli değil de Rumeli.. Orası hiç bilinmez işte.. Biz Rumeli şehirlerini ilk defa Osmanlı şiirinin şehrengizlerinde gördük, tanıdık ve sevdik.. İshak Çelebi Üsküb’ü anlattı bize.. Hayretî ise Belgrad’ı.. Mostarlı Hacı Derviş’in dilinden tanıdık ilk defa Mostar’ı.. Ve Cemâlî Siroz’u anlatırken, Usûlî ile Hayretî’den Vardar Yenicesi’nin güzelleri ile güzelliklerini öğrendik.. Prizrenli Suzi Çelebi, serhad boylarının fetih hikayelerini “gazavatname” adıyla anlattı bizlere.. Prizren’de doğup Üsküp toprağında yatan Aşık Çelebi, kaydını tuttu şairlerinin tezkiresiyle.. “Prizren’de bir çocuk doğsa diviti belinde doğar” diyen oydu.. Yani burada doğan çocuklar anadan doğma şairdir.. Ya da çocuklar bu toprakta anasından şair olarak doğar..” Priştineli Mesihi, Vardarlı Hayali, Üsküplü Atayi, Mostarlı Ziyai, Öziçeli Sabit, Leskofçalı Galib, Kosovalı Mehmed Akif, Selanikli Nazım Hikmet, bu toprağın türküsünü söylediler, Türkçe’nin ses bayrağını yükselttiler buralarda hep.. Bu coğrafya her asırda şairlerinin dilinde yaşadı ve inanıyoruz ki hep yaşayacak… Bir şair, Balkanların, Rumeli’nin bağrından Kosova’dan çıkan bir ozan Altay Suroy, “Köprüyüz Biz” adlı manzumesinde kendi kimliğini şu çığlıklarla ortaya koymaya çalışıyor :

“Dilimizin vatanında yabancıyız
Balkanlıyız, Rumeliliyiz biz,
Türkçemizle yaşamak için direniriz elgin ellerde
Misafirlikte kalan çocuklarız
Çekilen okyanuslardan kalan gölcükleriz
Ne başımız var ne de gövdemiz
Kasırgadan dalga oluruz
Buza döneriz kara kışlarda
Yine varız sıcaklarda buğuda
Rumeli’de canlı kitâbeyiz
Biz köprüyüz doğuyu batıya bağlayan.”

Altay Suroy bunları söylerken, Anadolu coğrafyasının sesi, şair Yavuz Bülent Bakiler de “Bizim Türkümüz” adlı şiirinde Rumeli coğrafyasının sâkinlerine şöyle haykırıyor :

” Balkanlarda büyük, öksüz kubbeler
Minareler, şadırvanlar, kervansaraylar
Bizi söyler, anlatır Mimar Sinan’dan beri
Üsküp’te, Estergon’da, bir atar damar gibi
Davullar, zurnalar ve serhat türküleri…

Yüzyıllardan beridir Altaylardan Tuna’ya
Bizim türkülerimizdir söylenen
Konuşan dil, bizim dilimizdir
Renk renk, nakış nakış uzayan toprak değildir
Kilimlerimizdir…”

Yazımda size bu coğrafya’dan söz edeceğim biraz.. Bu coğrafya’yı şiirlerinde kilim gibi dokuyan insanlardan.. Belki sadece birkaçından.. Bu toprakların mahzun ve kederli şairlerinin hasret dolu dizelerinde size adım adım Balkanları ve Rumeli’yi gezdirmeğe çalışacağım..

Örneğin Altay Suroy, Prizren için diyor ki;

“Birkaç bin yıl önceden güneşle yoldaş
Tarihin binlerce yıl öncesinden göklerle yoldaş
Gökyüzü gümüşlü
Çayı gümüşlü
..
Bülbüldere kapısı Uzun kavak
Atsız Kale, Şeytansız, Kara Potok, kestaneli İpek Dağı
Kargalar otağı Karaağaç, ağaçkakan diyarı Renime
Ey ne kadar güzeldir
Verimli ovaların
Prizren…”

Bir başka Kosovalı şair Osman Baymak ise “Sevmek Bir Ölüm Dirilmeye Değer” adlı şiirinde ;

“Bu sabah yirmi ayrı güneş doğuverdi
Şar dağında
Aydınlık ağardı dilim dilim”

diyerek Şar Dağı’na övgüler düzer.. Baymak, aslında sadece kendi doğup büyüdüğü toprağı işlemez şiirlerinde.. Gün olmuş “Manastır’da Bir Gün” adlı şiiriyle bizi Manastır’a götürmüş, gün olmuş içinden bir zamanlar Sûzî Çelebi gibi bilgelerin yetiştiği aşıklar diyârı Prizren’e götürmüştür.. Onun coğrafyası Kosova’dan ibaret değildir sadece.. Gün gelmiş Karadeniz’in incisi Burgaz için;

“Burgaz ölü müdür desem bilmem
ama unutamam ölse de, bütün gelmiş geçmişinle
akrep yürüyen yerlerde bile
o benim
o benim Rumelim’dir.”

mısralarını terennüm etmiş; gün gelmiş Filibe için;

“Tan ağardı Filibe’de
eski bir evin duvarında
sokak kaldırımlarından
bir at arabası geçer
geçer Rumelim
bir minare önünde durur
Filibe sızlar
Meriç kıyısından bir özlem büyür mü büyür..” dizelerini haykırmış..

Zeynel Beksaç’ın l990 yılında yazdığı “Rumeli’de Bağbozumu” adlı şiirine özellikle dikkatlerinizi çekmek isterim. Genel Rumeli coğrafyasının kaderini sergileyen bu şiir yıllar sonra ortaya çıkan bir gerçeği, bir savaş gerçeğini, gerçek bir “bağbozumu”nu vurgular :

“Düştük yollara
Asfalt yerine yüreğimizi döşeyerek
Göç bizim hasret bizim
Bir söğüt dalı gibi soyulan
Ömür bizimdi

Yokuşlara vurduk
Düze çıktık
Aşımız direnç
Gurbet yazgımız
Dilimiz namusumuzdu

Rumeli’de bağbozumu şimdi
Kırlangıçlar telaşlı
Eski nallar yol gözlüyor
Yüreklerde kavalın içli sesi
Fırtına koptu kopacak.”

İşte size şair yüreği.. Fırtınanın kopacağını yıllar öncesinden sezen duyarlı bir yürek.. Ve şairin gelişini sezdiği o talihsiz fırtına şiirin yazılmasından tam dokuz yıl sonra kopar.. Hem de her şeyi kasıp kavuran, yakıp yıkan, evlâtlarını öksüz, yetim bırakan, öldürüp yok eden bir fırtınadır bu.. Şairin, “Rumeli’de Kilimim Dokunur” adlı şiirinde de, kimliğini kilimlerine nakşeden bir milletin Prizren coğrafyasında yaşadığı duygulara tanık oluruz.

Yine bir Prizrenli şair İskender Muzbeg, “Unutulmaz Unutulmuşum Benim” adlı şiirinde;

“Ben beni buralarda bulmuşum
Unutulmaz unutulmuşum benim
Barok güzelim
Niye dalgınsın öyle
Kimleri seyredersin öyle.”
Kosova Ovası’nda?”

dizeleriyle bir güzelin şahsında unutulmaz bir coğrafyaya vurgu yapar. Çağdaş Kosovalı şairlerimizden Arif Bozacı da ;

“Minarelerinden
Ezan sesleri gelir
Bir çiçek açar saksısında
Bir evin
Penceresinden

Başçarşı’da
Dilleri çözülür
Güvercinlerin
İlkyazda
Saraybosna’da.”

mısralarıyla gazi şehir Saraybosna’yı söyler bize.. Onunla yetinmez;

“Bir ilkyaz günüydü
Taşköprüsünden geçtim
Üsküp’ün
Vardar suskun akıyordu
Karanfiller açmıştı
İçim ılıdı birden
Seni buldum.”

mısralarıyla Balkanların incisi güzel Üsküp’ü;

“Kim ne derse desin
Hiç yalan söylemedi
Ohri üstünden uçan
Martılar
Martılar ki
Ohri Gölü’nün
İlkyazını
Muştular”

mısralarıyla mavi gözlü güzel Ohri şehrini sunar bizlere.. Yine Üsküp’lü şairlerden Cavit Saraçoğlu, “Ağlayan Vardar” adlı destan şiirinde;

“Haklısın inleyiş devridir inle
Osmanlı marşını rüzgârdan dinle
İlk giren askere yanık sesinle
Hoş geldin diyerek kol açan Vardar

Bir zaman bizlerdik hâkim burada
Anlı şanlı idik suda karada
Kosova fatihi Sultan Murad’a
Rehberlik ederek yol açan Vardar.”

dizeleriyle bir nehrin bir milletin tarihi için ne büyük anlamlar taşıdığını ifade etmeye çalışır.. Saraçoğlu, “Sultan Murad Han’ın Meşhedinde” adlı şiirinde de aynı tarihî duyarlılığı ortaya koyar.. Şükrü Ramo’ya için Ohri Gölü, “seven için bin ümit” demektir. Onun suları gözyaşı, çehresi mehtap, ortası yıldızlarla yıkanan bir ışıktır. O bir gelindir. Ohri, gelene bin dilek, gidene hasret, aşığa efsane, şaire ilham, güzeli sevene bir peri masalıdır. Yine aynı şair, Şükrü Ramo;

“Küçük bülbül, şirin bülbül
Selâm götür Üskübüme”

dizeleriyle başladığı “Üsküb’e Selâm” adlı şiirinde de; Üsküb’ün köprülerine, Vardar nehrine selâm yollar gurbetten… Nusret Dişo Ülkü ise güzel Üsküp için;

“Anayı anaya, babayı babaya, Üskübü Üskübe sormadım
Oğlanı yağmurlarda, kızı çamurlarda, Üskübü haritalarda aradım”

derken, sanırım Üsküp’te yaşanan büyük bir felâketi dile getirme gayreti içindedir. Şükrü Ramo, Prizren’in şanlı tarihi ve büyüleyici güzellikleri karşısında hayranlığını yine bu güzel şehre yazdığı bir şiirle dile getirir. Bugün Batı Trakya coğrafyası içerisinde kalan ve eski muhteşem günlerini arayan Serez’den de şu hasret dolu dizelerle söz eder şair :

“Serez çarşısı aynı değil
Uzaktan görünen kale mi
Biz miyiz çevresinde dönen
Camiler ki depodurlar
Namazı kılınmaz vakitlerin
Kubbeyi bürüyen otlar
Yüz yıllık yalnızlığın tohumundan”.

Kuşkusuz şairin Serez için söyledikleri belki bugün bütün Rumeli şehirlerinin ortak kaderi ve genel görüntüsüdür, denilebilir. Gümülcineli Reşit Sâlim, Çöküş adını verdiği şiirinde;

“Horasan, Tebriz, Budin, Niş ve Endülüs
Sirderya-Amuderya hepsi oldu masal
Osmanlının çocuğu, zevklerin torunu bizler
Kalakaldık bomboş umutlarla Meriç-Tunca arasında..”

derken aslında sonu kötü biten bir rüyadan söz eder bize.. Göç, Rumeli insanının ortak yazgısı olur asırlarca… Kimisi yollarda iken, kalanlarınsa gözü kalmıştır hep yollarda…

“Balkan şehirleri, Balkan rüyası
Gümülcineli Nedîm-i Sânî
Üsküplü Yahya Kemâl
Diye gelmişler, göç var, göç
Asırlardır bitmeyen göç
Nicedir ateşi sönmeyen göç.

Balkan şehirleri
Tütün fenerlerinin isli ışığında serin sabah rüzgârları eser
Balkan şehirleri
Üsküp, Gümülcine, Deliorman

Coşkun Tuna, Osmanlının zafer günleri
Sırp diyarı, Bulgar ülkesi, Rumelleri…”

Aşığı yaslı, şairi yaslıdır.. Yüzler gülmek nedir bilmez bu topraklarda kaç asırdır.. Toprağa düşen hep gözyaşıdır.. Ağıtlar türkü niyetine söylenir durur bu ellerde bilmem kaç yıldır… Batı Trakyalı şairlerden Nâim Kâzım “Sizin ve Bizim Şiirlerimiz” adını verdiği şiirinde aslında bütün şiirlerin “bizim” olduğunu vurgular. Halk ozanı Asım Haliloğlu da “Yaslı Bulut ve Ben” adlı halk destanında aynı duyguları dile getirir :

“Rodop ile Karlık Dağı
Yeşillikler cennet bağı
Boynu bükük dert yatağı
Hangisine yas tutarsın..”

Yunanistan ya da Batı Trakya Türk şiirinde Rumeli coğrafyası veya Rumelilik duygusu, esasen bu topraklarda dünyaya gelmiş olan Mustafa Kemâl Atatürk ile de özdeşleşir çoğu zaman.. Örneğin bu toprağın gür sesli şairlerinden Ali Rıza Saraçoğlu “Biz Rumeli Türkleri” adlı şiirinde bu duygularını şöyle dile getirir :

“…
Bizim içimizden çıktı Mustafa Kemâller dün
Ne mutlu bize! Hemşerisiyiz Atatürk’ün
Mustafa Kemal Paşa kattı ünümüze ün
Biz millî şuuru üstün Rumeli Türkleri”

Bulgaristan’ın Razgrad yöresi şairlerinden Muharrem Yumuk, Koca Balkan ve Deliorman adlı şiirlerinde Bulgaristan coğrafyasının eşsiz güzelliklerini terennüm eder. Rumeli Türklerinin Torosları sayılabilecek Rodoplar da Kırcaalibölgesi şairlerinden İzzet Dinç’in kaleminden şöylece tasvir edilir :

“Eteğinde uzanan o mahsuldar ovalar
Hayatını kazanan nice mesut obalar
Kucağına yaslanmış zevk ü safâ sürerdi
Koç yiğitler orada şen ve şatır gülerdi

Gümülcine, İskeçe, Rodopların incisi
Toprağında çıkınca tütünün birincisi
Kireççiler nerede, o Kızılca Mürselli
Bir altına satardı kilosunu besbelli
Dermenciler, Çamdere
Ün salmıştı her yere…

Nefis tütünlerinin rakibi Eğridere
Koşukavak, Mestanlı,
Ne kahraman destanlı
Kırcaaliye gelince
O hepsinden çok şanlı…”

 

İzzet Dinç, “Niğbolu” adını verdiği şiirinde de aynı samimi duyguları dile getirir. Aynı şekilde Ömer Osmanov’un “Sen” adlı manzumesinde Bulgaristan coğrafyası her karış toprağı ile kutsaldır, mübarektir, azizdir. Osman Azizof’un “Söyleme Bu Kadar” adlı uzun şiirinde ise yine Rodoplar ve Deliorman bölgesinden güzellikler sergilenir. Onun “Razgrat” adlı şiirinde Razgrat’ın güzelliklerini şairin sevdiği kızın gözlerinde buluruz. Şiirlerinde Deliorman ve çevresini anlatan bir başka şair de Recep İbişef’tir. Karadeniz’in şirin şehri Burgaz’ı ise Recep Küpçüyef’in “Burgaz’da Sabah” adlı manzumesinde martılarıyla, vapurlarıyla tanırız. Cevat Raşit, tüm Dobruca yöresinin güzelliklerini taşıyan “Adile’m” türküsünde Dobruca güzellerini tanıtır bizlere.. Eskicuma yöresi şairlerinden Mehmet Çavuşev’e göre de Rodoplar, yüzü duvaklı bir gelindir. O’na karşı hissedilen duygular aşktır aslında…

“Bir gelin gibisin duvaklı
Sana uzattım kollarımı
Boşlukları kucaklatmadın
Öyle bağrına bastın ki beni
İlk aşkım gibi aldatmadın!”

Mehmet Çavuşev, “Azınlıklar Mezarı” adını verdiği bir başka şiirinde acılarla dolu geçmişteki o kara günleri anlatır. Yaşadığı coğrafya matem rengindedir artık..

“Ölüm sellerinde yaşam sürüyor
Rodoplar, Dobruca, Gerlova, Deliorman
Sevda oluşunu yitirirken umutlar
Kavgalardan kopan avuntudur zaman”

Şahin Mustafov, Kırcaali’lidir. O da “Türküler” adlı şiirinde;

“Türkülerde Tunam, Kara Denizim,
Arzuların, sevgilerin temizi…
Türkülerde Meriçimiz, Ardamız
Ekmek kokan Dobrucamız, Trakyamız”

diyerek kalplerde yanan ateşi işaret eder. Rodoplu Kız adlı manzumesinde de en az Rodoplar kadar alımlı bir güzele vurgundur şair.. Ve Nazmi Nuriyev.. Onun, “Kanlı Aralık Destanı” adını verdiği uzunca şiiri, Bulgaristan Türklerinin yakın tarihteki acılarının destanıdır.. Her dizesinde bir insanlık dramına tanık oluruz bu şiirin.. Nazmi Nuriev’in “Soğuk Pınar” şiiriyle dile getirdiği hasret yine Güney Rodoplar’ın eteğindeki Soğuk Pınar Köyü’nedir. Nuriev, Kanlı Arda şiirinde de ;

“Adını biz koymadık mı Arda?
Söyle başka bir adın var mı senin?
Seni biz doğurmadık mı Rodoplarda?
Türk değil mi senin suyun, selin? ”

tarzındaki sert sorularla kimliğini sorgular Arda’nın… Süleyman Yusufof da “Benim Ardam” şiirinde ;

“Bir çocuk koşuyor sahilinde
Islak kumlar üzerinde izler bırakarak yalınayak”

mısralarıyla bir hasreti, bir özlemi vurgular aslında… Nehirler, hele hele Rumeli’deki, Balkanlardaki nehirler, bir milletin tarihine tanıklık etmiştir hep… Tuna, Lom, Arda, Meriç ve Tunca.. Tuna da bunlardan birisidir.. Tuna adını duyan hangi Türk’ün yüreği titremez.. Tuna bir gelindir.. Tuna bir özlemdir.. Ama Tuna şimdi öksüzdür.. Tuna yetimdir… Efsanedir, masaldır, türküdür Tuna.. Tuna, bizim Rumeli topraklarında akan serin kanımızdır.. Bir zamanlar Aliş’in kıyılarında dolaştığı, Türk akıncılarının kıyılarında atlarını suladığı Tuna şimdi yalnızdır, şimdi mahzundur… Tuna sahillerinin şanlı kenti Silistreli bir şair, Nevzat Yakubov “Düş” adlı manzumesinde Tuna ile Silistre’ye olan sevgisini;

“Tuna bahçesinde
Güzellerin güzeli gezer
Tuna bahçesinde
Silistre kentinde.”

dizeleriyle anlatır. Çağdaş Romanya Türk şiirinin seçkin isimlerinden Mehmet Niyazi de bize Romanya’dan seslenerek “Dobruca’dan Sizge Selam Ketırdım” der. Biz de diyoruz ki selâmın başımızın üzerine olsun. Mehmet Niyazi, Tuna için de ;

“Tuna akar…hiç toktamay, eglenmiy
Asırların dertın taşır denizge”

diyerek Tuna’nın ortak kültürümüzün bir parçası olduğunu vurgular. Dobruca Türk şiirinin önemli isimlerinden Nevzat Yusuf’un “Mavi Tuna Senfonisi” de güzel bir Tuna şarkısıdır adeta.. Bir başka Silistreli şair Ali Bayramov’un Tuna karşısındaki duygulanmaları da çok farklı değildir.

“Akıyor sakin sakin görkemli Tuna nehri
Yalıya bağdaş kurmuş şirin Silistre şehri.

Ne güzeldir akışı serin Tuna nehrinin
Şifa verir havası şu Silistre şehrinin ”

Mülazım Çavuşev’in “Ey Güzel Tuna Hey” adlı şiiri ile Lütfi Erçin’in “Güzel Tuna” adlı manzumesi de bu duygulardan farklı değildir. Batı Trakyalı şairlerimizden Alirıza Saraçoğlu’na göre de Tuna’nın gözleri hep nemli, ayrılık hüznüyle Tuna hep yaslıdır. Rumeli coğrafyasının her yerinden Tuna için medhiyeler, ağıtlar yazılırken Gagavuzlar sessiz kalır mı? Kalmaz elbette.. Çünkü onlar da aynı coğrafyanın bir parçasıdır.. Onlar da asırlarca Balkanların ve Rumeli’nin heyecanını, sevincini, kederini birlikte yaşamıştır… İşte Nikolay Baboğlu’nun güzel Tuna’ya dair duyguları :

“Tuna, senin suyundan
Bir köprü düzerim ben
Bir kavi köprü, uzun
Eskilii bana bulsun…
Götürsün beni dere
O eski evellere
Nerede saklı kaldı
Devlerin girgin adı
Ah, silsem legendadan
Pas tutmuş örtülerni
Eh, görsem orda ne var
Ne aslı, ne diyl aslı…”

İşte böyle, bu toprakların güzel insanları.. Sizleri anlı şanlı bir coğrafyada, Balkanlarda ve Rumeli’de kısa ama hızlıca bir gezintiye çıkardım. Onları yeniden hüzünle hatırladık hep birlikte.. Sevindik, gururlandık, hüzünlendik.. Bu toprakların güzel insanları, gelin bu topraklarda yaşayıp göçüp gidenleri, şimdi bu toprağın bağrında yatanları rahmetle analım..

Esen kalınız.