Egemenlik Dersi: Washington Herkesin Üzerinde Değil

Ercüment ÇALIMLI

Dünyanın en büyük krizlerinden biri şudur: Bazı güç merkezleri, kendi çıkarlarını “uluslararası düzen”, kendi müdahalelerini “istikrar”, kendi savaşlarını ise “medeniyet görevi” gibi sunmaya alışmıştır. Oysa gerçek çok daha çıplaktır. Hiçbir ülke, ne kadar güçlü olursa olsun, başka milletlerin kaderi üzerinde sınırsız söz hakkına sahip değildir.

Bugün tartışılması gereken temel mesele tam da budur: Amerika Birleşik Devletleri’nin, kendisini yalnızca kendi halkının seçtiği bir yönetim olmaktan çıkarıp, tüm dünyanın siyasi aklı gibi davranma alışkanlığı. Başkanlık makamı, ABD sınırları içinde meşrudur; Roma’da, Paris’te, Berlin’de ya da başka bir başkentte değil. Avrupa’nın egemen devletlerine parmak sallamak, onları hizaya sokulacak birer taşra yönetimi gibi görmek, yalnızca diplomatik bir kibir değil; aynı zamanda uluslararası hukukun ve devlet egemenliğinin ruhuna da aykırıdır.

Avrupa ülkeleri, özellikle de İtalya, artık şu gerçeği yüksek sesle söylemek zorundadır: Washington’un aldığı her karar, Avrupa’nın otomatik olarak omuzlayacağı bir kader değildir. Hele ki Orta Doğu’da tırmanan gerilim, enerji yollarını tehdit eden çatışmalar ve bunun küresel ekonomi üzerindeki yıkıcı sonuçları ortadayken… Hürmüz Boğazı gibi dünyanın enerji dolaşımı açısından hayati bir geçiş noktasının güvensiz hale gelmesi, yalnızca bölgesel bir mesele değildir. Bu, petrol fiyatlarından sanayi üretimine, enflasyondan halkın mutfağına kadar uzanan zincirleme bir küresel sarsıntıdır.

Böyle bir tabloda Avrupa’nın sorması gereken soru nettir: Başkalarının savaşının maliyetini neden Avrupa halkları ödesin? Neden İtalyan işçisi, Fransız emeklisi, Alman sanayicisi; Washington’da alınan saldırgan kararların ekonomik ve siyasi faturasına mahkûm edilsin? Bir müttefiklik ilişkisi, kör itaati gerektirmez. Gerçek müttefiklik, ortak aklı ve karşılıklı saygıyı gerektirir. Bir tarafın emir verdiği, diğer tarafın ise sonuçlarına katlandığı ilişki, ittifak değil bağımlılıktır.

İtalya açısından mesele daha da hassastır. Çünkü İtalya’nın çıkarı, uzak coğrafyalarda büyüyen savaşlara siyasi meşruiyet sağlamak değil; Akdeniz havzasında dengeyi, ticaret yollarında güvenliği, içeride ise ekonomik istikrarı korumaktır. İtalya’ya yıkım, göç baskısı, enerji krizi ve diplomatik gerilim dışında hiçbir şey getirmeyecek bir savaşın parçası olmak, devlet aklıyla açıklanamaz. Bir hükümetin önceliği, kendi vatandaşının refahı ve güvenliğidir; başka başkentlerin jeopolitik takıntılarına taşeronluk etmek değil.

Tam da bu nedenle Avrupa’da zaman zaman yükselen itiraz sesleri kıymetlidir. Çünkü bu sesler yalnızca belli bir lidere ya da belli bir ülkeye tepki değildir; aynı zamanda bir ilkenin savunusudur: Egemenlik. Her devlet, kendi çıkarını kendisi tanımlar. Her millet, hangi riskleri göze alacağını kendisi belirler. Hiçbir küresel güç, “Ben karar verdim, siz de bedelini ödeyeceksiniz” rahatlığıyla hareket edemez.

Dahası var. Son yıllarda Batı dünyasının en büyük çelişkilerinden biri, demokrasi ve özgürlük söylemini yalnızca işine geldiği yerde hatırlamasıdır. Ulusların kendi geleceğini tayin hakkı denildiğinde alkış tutuluyor; ama aynı hak Avrupalı bir devlet, “Bu savaş sizin savaşınız, bizim değil” dediğinde bir anda unutuluyor. Demek ki bazı çevreler için ilke değil, sadece çıkar var. Demokrasi de hukuk da egemenlik de güçlülerin işine geldiği kadar geçerli sayılıyor.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, slogan değil omurgadır. Avrupa başkentleri, kendilerini hâlâ Soğuk Savaş psikolojisinin edilgen uzantıları gibi görmekten vazgeçmelidir. Özellikle İtalya gibi tarihsel ağırlığı, diplomatik geleneği ve bölgesel önemi büyük ülkeler, kendi iradelerini daha açık ortaya koymalıdır. “Biz bu savaşın parçası değiliz” cümlesi, korkaklığın değil, sorumlu devlet tavrının ifadesidir. Çünkü her savaşa girmemek zayıflık değildir; bazen en büyük güç, ateşe benzin dökmeyi reddetmektir.

Sert konuşan liderler elbette dikkat çeker. Ama asıl değerli olan, sertliğin arkasında ilke olup olmadığıdır. Eğer bir siyasetçi, büyük güçlere karşı kendi ülkesinin çıkarını, Avrupa’nın egemenliğini ve halkının geleceğini savunuyorsa, o ses yalnızca politik bir çıkış değil, tarihsel bir uyarıdır. Dünya, birkaç merkezden yönetilecek kadar küçük değil. Ve milletler, başkalarının jeopolitik oyunlarında harcanacak kadar değersiz değil.

Dünya liderliği, bağırarak değil sorumluluk alarak olur. Güç, tehdit etmekle değil istikrar üretmekle ölçülür. Egemen devletlere had bildirmeye çalışmak liderlik değil, emperyal alışkanlığın güncel adıdır. Avrupa’nın ihtiyacı da tam burada başlıyor:
Diz çöken değil, kendi çıkarını açıkça savunan bir siyasi irade.