Biz Avrupa İnsan Haklarını imzalamış bir hukuk devletinde yaşıyoruz

Semra YUSUFLAROĞLU
Tarih: 16 04 2020

Biz Avrupa İnsan Haklarını imzalamış bir hukuk devletinde yaşıyoruz ve kolektif haklarımızda ısrar etmemiz hakkımızdır.
Sesiz kavga Bulgarlar Bulgaristan Bulgarlarındır demesiyle başladı.
Bulgaristan’da olağanüstü durum ve yasaklı koşullarda insan hak ve özgürlükleri.

Yazımızın birinci bölümünde, 1789 Fransız Devriminin en önemli belgesi –  İNSAN HAKLARI BİLDİRİSİ dedik. Bu bildiri vatandaşların bireysel haklarını deklare etmiştir. Bu bildirinin temel fikri insanların doğuştan eşit olduğu tezidir. İnsana doğduğu toprak VATAN olur tezidir.  Bu fikirler Jan-Jak Roso’nun “Toplum Sözleşmesi” nde geliştirilmiştir. Esas, insanların doğuştan eşit ve özgür olmalarıdır.

Kişisel özgürlükler – kavramın özünde insanın anadilinde konuşma, yazma, öğrenme, öyküleme, eğitim alma ve yaratıp yönetme vs. hakkı da vardır;

Basın yayın özgürlüğü – vatandaşların kendi anadillerinde gazete çıkarma, yazışma, haberleşme, radyo yanı yapma, yazılı bildiri dağıtma, anadilinde toplantı yapma, miting düzenleme, TV programları çalıştırma vb. haklarını kapsar.

İnanç özgürlüğü – dini haklar, ibadet hakkı, kuran kursu açma, anadilde ibadet eğitimi veren okul, lise ve enstitüler açma,  geleneklerle yaşama, törelere uyma hakkı vb. bu kategoriye girer;

Zorbalığa karşı başkaldırı hakkı – baskı ve teröre, zulme ve soykırım denemelerine, kitle kıyımına, yargısız infaza, isim değiştirmeye, kimlik değiştirmeye, beyinlere yanlış fikirler aşılama, psikolojik baskılara vb. karşı direniş; zulme karşı mücadele hakları kavramı oluşturur.

Bunların tümü eşitliğimizi sağlayan ilkeler olup insanların doğal haklarıdır.

Ne ki bu ilkelerin hayata geçirilip yasallaştırılarak (anayasaya ve yasalara işlenerek) uygulanması,  Fransa’da da ancak 5. Cumhuriyette (1958) Cumhurbaşkanı General de Gaulle (de Gol) zamanında mümkün olabilmiştir. İnsan haklarını yasallaştırmak modern tarihin çok önemli oluşturucu unsurlarından olup, Bulgaristan Türkleri için günümüzde de devam etmektedir.

Hak ve özgürlük kavramına öncelikle politik haklar ve kanunlar karşısından eşitlik anlamı yüklüdür. Kimse kimseye beyat etmek zorunda değildir. Hele de yaşadığı toprağın 600 sene mülk sahibi olmuş bir Türkün başka birine borun eğmesi söz konusu olamaz. Plevne ve Şipka Savaşında topraklarımızı Rus saldırganından koruyan biz Bulgaristan Türkleri, Birinci Dünya Savaşında yine kendi topraklarımızı Rum ve İngiliz istilasından koruduk. Bu gerçek VATAN kavramının kutsallığının anlaşılmasında önem arz eder. Bu değer yargısı açısından bakılınca zorbalığa karşı mücadelemiz haklıdır.

Bu bakıma Bulgaristan Türklerinin, Pomak kardeşlerimizin isim değiştirmeye ve kimliğimizi kurutmaya karşı 1972-1973; 1984-1989 mücadelemiz daha 1789 toplumsal kurallarına göre, insanın kutsallığı açısından  haklı ve kutsaldır. Bulgar devletinin zulüm uygulaması, Müslümanlara karşı iç savaştan farksız saldırı operasyonları haksız ve cezalandırılmalıdır. Öldürülen kardeşlerimizin hakları alınamamıştır, alınmalıdır. 1989 Mayıs Ayaklanmamız zulme karşı bir başkaldırı olduğundan dolayı haklıdır ve özgürlük mücadelemizin doruğudur. Katiller yargılanıp cezalandırılmadan bu yara kapanmaz.

Zalimlerin tanklı toplu saldırıları, rejim saldırıları döneminde 15 000 Bulgaristan Türkünü içeri atması, sürgüne gönderilmesi,  ardından 360 bin kardeşimizi vatan hakkından mahrum ederek sınır dışı edilmesi, devletler hukukuna ve tüm uluslararası kanunlara aykırıdırç Son derece büyük bir haksızlıktır. Kanunsuzluktur. Olanlar keyfi hareketlerdir. Cezasız kalmışlardır.

Biz 1989 Mayısında Bulgar ve Rus köleliğinden kurtulmak için ayaklandık. Biz köle olmayı asla kabul etmedik. Ne ki iktidar kışında kalınca, milli irade dışında bırakılınca aklımıza, irademize ve vicdanımıza kelepçe vuruldu. Biz hiçbir zaman başka birisinin bizi yönetmesini istemedik. Özgürlük bizimiz hakkımızdır ve biz onu har hangi birine devretmeyi asla istemedik ve kimseyi yetkili kılmadık. Biz “Belene” ye gönderilirken, başkasına para verip, yerimize onu göndermedik. Özgür olmak özümüzden bir parçadır deyip gidip yattık. Hak ve özgürlüğümüzü hiçbir şeyle takas etmedik. ”Kimseye git benim yerime sen öl!” demedik. Bizim karşılığımız hiçbir zaman para olmamışız. Osmanlı’dan sonra Bulgaristan’da kendi topraklarımız üzerinde kalırken, Sultan kelle başı bizim için bedel istememiştir. Daha 1878’de San Stefano /Yeşil Köy/ Barış Protokolü kaleme alınırken,  Osmanlı diplomatları, “Balkan Sıra Dağlarının Kuzeyinde kalana Türkler Güneye geçsin, mübadele edelim, Trakya’daki Bulgarlar da Balkan ardına yerleşsin” dediğinde, Ruslar, “Hayır olmaz, biz onlara da eşit vatandaş hakkı tanıyacağız” demişlerdir. Bu açıdan Bulgar Prensliğinin ve Çarlığının topraklarını Osmanlı eserlerinden ve Türklerden arıtma siyaseti yasa dışı, adaletsiz ve suçtur. Osmanlının bizimle ilgili politikaları ve atalarımızın bu topraklarda kalma sevdası bilinçli bir politikadır ve topluluk irademizin ifadesidir. İşte böyle bir ortamda daha 1878’de biz öncelikle güvenliğimizi istedik ve öz saygınlığımızı korumayı hedeflerken, Türk kimliğimiz budur dedik. Birinci bölümde vurguladım. Bundan 100 yıl önce biz bu Vatan bizimdir derken, savaş cephesinde, tabyalarda toplam 20 bin şehit verdik. Fakat Bulgar devleti bu gerçeği göz ardı etti, 1985’te Deliorman’da isim değiştirirken şehit askerlerimizin isimleri anıtlardan söküldü, daha sonra Üzeirov kardeşlerin şehit atalarına asker anıtı dikme çabaları suya düşürüldü. Savaşlarda şehit heykellerine, “Belene” kampı anıt levhasına Türk isimleri yazdırılmadı. Hatta totaliter devrin hapishane dosyalarında Türk ismi yoktur. Bu Bulgar milli kimliğinin oluşmasını engelleyen bir yaradır. Çünkü Türkler sıradan birileri değildir, her biri gözü pek cesur kahramandır, zafer olan son hedefe her zaman ulaşmışlardır. Biz hiçbir zaman “Ben neden Bulgarlar gibi olamadım!” demedik. Bu bakıma 11-12 Temmuz 2011’de Cumhurbaşkanı Ab. Gül’ün Bulgaristan ziyareti esnasında Şumnu’ya bağlı (Hitrino) Şeytancık belediyesinde 4 metre boyunda cihan pehlivanı “Koca Yusuv Heykeli” açması ve 2019’da Mestanlı (Momçilgrad) Spor Sarayı önünde halterde şampiyonlar şampiyonu Naim Süleymanoğlu Anıtını dikmesi, Bulgaristan Türklerinin yeni ruhunu oluşturmuştur. Bizim oluşumuz ve görüşümüz budur. Bu gelişme şanlı tarihimizin devamıdır ve Bulgar iktidarı ile HÖH iradesi dışında meydana gelen bir olgudur. Bizim oluşturduğumuz gerçek değer budur ve Bulgar devletini korkutan da bu olmuştur. Türk kimliğimiz! Demek istediğim – yüceliğimiz Bulgar’a adapte olmadan yücedir. Biz bağımsız oldukça yüce oluruz…

İşte bu bakımdan 1989 Mayıs Ayaklanmamız bizim genel irademizin ifade buluşudur. Haklarımızı ezen Bulgar devletinden itaat etmek istemediğimizi, bizim olanın bizim olmasını istediğimizi dünyaya duyurduğumuz an ayaklanmamız oldu. Birer birer hepimizin iradesinin toplamı olan bu iradenin adı ÖZGÜRLÜĞÜMÜZDÜ. Ve biz o zaman 1789 Fransız Devriminden beri adım adım yasallaşan insan hakları ruhunda yasal hareket etmiştik, dünya bizi desteklemişti, totaliter diktatörlüğün soykırım denemesine karşı yasal ddireniş hakkımızı kullanmıştık.

Ne yazık ki T. Jivkov tarafından manipüle edilen Bulgar toplumu 1989’da Türklerin genel iradesini yanlış değerlendirdi. Türklere karşı iç savaş yürüttü. 360 bin vatandaşımızı memleketten attıktan sonra “Biz Türkleri yendik dedi!” Oysa Bulgarlar tarihlerinde hiçbir zaman Türkleri yenememiş, sahtelikten de olsa her zaman itaat etmiş görünürken, “biz bu işleri Türkler olmadan yapamayız” düşüncesinden de asla kurulamamıştır. T. Jivkov Bulgaristan’ı 35 sene yönetti ve şimdi arkadan gelenler vatandaşlarımızın ortak çıkarını asla belirleyemediler. Milli menfaati göremediler. Azınlık kıyımını hedef bilmekle, aslında yok olmayı seçtiler.

Milli ortaklığımızı 2 temel üzerinde belirleye bilirdik.

Bir) özel mülkiyete saygı. Mülk ilişkisinin iktidar gücüne değil, adalete dayanmasını kabul etmek. Ne ki bu olmadı. Topraklarına, malına mülküne konmak isteyenler tarafından zorla kovuldular. Hatta Başbakan Stefan Stambolov (1887-1894) bile Osmanlı Bankasından borç alıp Türk mülklerini kapatma yolunda haydutlara örnek olmuştu. 1992’de kooperatifler bozulunca iade edilen Türk mülkleri üçte bir eksiktir, vakıf ve Müftülüklerin mülkleri asla geri verilmemiştir.

İki) Vatandaşın kabul edilmek istediği gibi (Kimliği üzerinden) saygı görmesi, kimliğinin yasallaşması ve kurumsallaşması. Bu olmadan insan değeri sıfırlanır ve vatandaş memleketini terk eder. Bunu yaşıyoruz. Sorun, Bulgarların, kurum ve devlet olarak Türkleri kimlikleriyle tanımamasından kaynaklanıyor. İşte bu noktada Bulgar devleti sorunlarını aşamadı ve aşamıyor.

Bu arada şöyle bir soruda sürekli aktüel kalıyor: Bizim Bulgarlarla, Bulgar devleti ve iradesiyle ortak değerlerimiz var mı? Varsa hangileri? Bizim genel Bulgaristan iradesinden olmamız için ne yapmamız gerekir? Vatan ortak paydamızsa, neden kovulduk? Demokrasi ortak paydamızsa, soydaşların seçme ve seçilme hakkı neden kısıtlı, neden kendi adayımızı seçemiyoruz vs? Bulgaristan’da Bulgar milliyetçiliği, ırkçılığı yarışı, savaşımı var. Bunun ucu Türklere dokunduğundan aramızda mutabakata (anlaşmaya) uzlaşıya varabilmemizin yolları kesiktir. Memleketimiz kutuplaşmış, farklı farklı gruplar oluşmuş ve bunların ortak iradede buluşması olanaksız gibidir.

Genel irade oluşmadan yasalara uyma yarışı yapılamaz. Bunun yapılmasında önce bir “BİZ” oluşturmak mecburiyetindeyiz. Bu, “biz” bütünün parçasıolmalıdır. Bütünün tüm parçaları birbirini kabul edip karşılıklı saygı tesis edilmeden bugünkü durum aşılamaz. Ahmet Doğan veya başka ipleri çekilenler bu dengeyi kuramadı ve kuramazlar.

***

Korona virüsle mücadele ve ortak irade sorunları.
Bulgaristan’da 1 aydan beri olağanüstü durum var.

Korona virüs bahane edilerek ilk basılan köyler, mahaller, semtler ve kasabalar azınlıkların yaşadığı yerler oldu. İlk olarak İslimye (Sliven) Romen mahallesi kuşatıldı, basıldı, polis gövde gösterisi yaptı. Evlere girildi, arama yapıldı.

Yine bir ay önce, Kazanlık kentinin “Rozova Gradina” (Gül Bahçesi) Romen mahallesi sıkı kuşatıldı, evler teker teker arandı, baskın şiddetli ve sert oldu.

14 Nisan 2020 tarihinde Samokov kenti Romenleri (1990’dan sonra sözde demokrasiden yararlanarak topluca Ortodoks Hristiyanlıktan ayrılıp Evanjelist olmuşlardı) Hıdırellez sabahı hepsi maskeli ve kişiler arasında 2.5 metre mesafeyi koruyarak 2 bin kişi Kilise Avlusuna toplandı. Ayinler okunurken, eski bir spor salonu olan “kilisenin” balkonundan piyano sesi gelirken, avludaki müminler ellerindeki mumlar rüzgârdan sönmesin diye dikkat ederken, polis baskını oldu. Cemaat yönetimi ve dini öncülere çok yüksek cezalar kesildi. “Kiliseyi” ve arsasını satsalar bu ceza ödenmez…

Bulgaristan layık bir ülkedir. Aynı gün Ortodoks Hıristiyanlar da kiliselere gittiler ne ki, onlardan cezalandırılan olmadı. Hafta sonunda 400 manastır ve kilisede dini ayin ve törenler olacak, polis kuşatması var, ama papazlardan cezalandırılan yok.  Yazımın birinci kısmında layık Bulgar devletinde dini ayrımcılığı daha 1879 Anayasasıyla başladığını yazdım.

Azınlıklarla ilgili ayrımın 20. Yüzyılda şiddetlendiğini birkaç defa vurguladım. Örneğin Sofya’da “Fakulteta”, “Filipovtsi”, “Hristo Botev” ve “Orlandovtsi”;  Plovdiv (Filibe) kentinde “Yeni Mahalle (Stolipenovo), Şeker Mahalle kuşatıldı, Silistre’de Romen gettosu, Rusçuk’ta birkaç mahalle polis ve jandarma tarafından abluka altına alındı.

İller arası hareket kesildi. Hayat durdu. Sıkıtı başladı. Pazarlar kapandı. Gıda sıkıntısı baş gösteriyor. Yeni yaralar açılıyor. Su, sabun, maske, gıda paketi dağıtan yok…

Bu gelişmelerin insan hak ve özgürlükleri açısından ilk tepkileri doğurdu. Bakanlar kuruluna, cumhurbaşkanlığına, halk meclisine ve uluslararası insan hakları örgütlerine protesto mektupları yağıyor…

Bu somut durumda, 142 yıldan beri aynı şekilde, aynı amaçla (azınlıkları sıkıştırmak ve sindirmek için)  baskı uygulandığını gözlüyoruz. Baskı ekiplerinde azınlıklardan görevli kişi yoktur. Zorlamanın gerekçesi halka kendi dilinde anlaşılır bir şekilde anlatılmadan hareket ediliyor. Bu yüzdendir ki, Bulgaristan’da baskı ve terörü yok edecek eleştiri yapılmadı gibi, mağdurların sesi kısılmış ve susturulmuş olduğu için, zulmün içinden onun ZITTI yani huzur,  yani uzlaşma ve yani anlaşma çıkmıyor. Daha kısa bir ifadeyle, Bulgaristan’da monarşi ve totaliter dönem politikalarının azınlıkların özgürlükleri açısından eleştirisi yapılmıyor. Baskı uygulayan hükümetlerin zulmü haklı gösteriliyor, tepki uyanmasına yol verilmediği gibi korku sürekli tırmanıyor.

Azınlıklara karşı biyolojik silah uygulandığı ve sinir savaşı yürütüldüğü ortadadır.  Amaçta beyin yıka olduğunu da görüyoruz. Ne olursa olsun bu defa da hep başkası, azınlıktan olan, gettoda yaşayan, iş,  hak ve hukuk isteyendir. Bu gelişmeler “domuz gribinde”, “kuş gribinde”, “A” gripte, “B” salgında ve bugün de “korona virüste” de böyledir.

Korona virüsle mücadele devam ediyor. Bu iş uzayacak gibi. Sofya’dan virüs sökülemez diyenler çıktı. Siz kardeşlerim kendi imkânlarınızı kullanarak, tarla bahçe ne varsa doldurun, ekin, 5 tavuğu olan 10 yapsın, tavşan bakın, koyu bakın, keçi bakın ama aç kalmayın. Dış ülkelerden sebze meyve gelmeyecekmiş. Zamanlar değişti, geleneklerimize dönüyoruz. Tarhanana, çorba ne varsa sofra doldursun.

Sokağa çıkmayın. İlden ile gitmek yasak. 4 gün mağazalar kapalı olacak, aç kalmayın…

Siz okuyun, ben yazmaya devam edeceğim.
Yarın görüşmek üzere,
Paylaşınız.