BOĞAZ’IN KIYISINDA BİR GECE: RUMELİ’DEN TÜRK DÜNYASININ GELECEĞİNE
Ercüment ÇALIM
Tarihi anlatmak mı, tarihten görev çıkarmak mı?
Bazı programlar vardır; salondan ayrıldığınızda geriye yalnızca çekilen fotoğraflar, yapılan konuşmalar ve yenilen yemekler kalır.
Bazı programlar ise insanın zihnine bir soru bırakır:
Biz, tarihimizin bize yüklediği sorumluluğun ne kadar farkındayız?
İstanbul’daki Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği tarafından İstanbul Üniversitesi Baltalimanı Sosyal Tesisleri’nde düzenlenen “Rumeli’ye Geçiş Konferansı ve Kırcaali Efsanesi Belgeseli Kapanış Programı”, benim açımdan işte böyle bir geceydi.
Boğaz’ın derin ve hareketli sularının kıyısında, İstanbul’da faaliyet gösteren çok sayıda sivil toplum kuruluşunun temsilcisi bir araya geldi.
Farklı coğrafyalardan, farklı mesleklerden ve farklı toplumsal çevrelerden gelen insanlar aynı salondaydı.
Ancak gecenin asıl anlamı, kalabalığın büyüklüğünde değil; konuşulan fikirlerde ve salona bırakılan sorumluluk duygusundaydı.
O gece Rumeli konuşuldu.
Kırcaali konuşuldu.
Türk dünyasının birliği konuşuldu.
Savunma sanayisi, güçlü devlet, sivil toplum ve ortak gelecek konuşuldu.
Fakat bütün bu başlıkların üzerinde yükselen temel soru şuydu:
Sivil toplum kuruluşları, milletin geleceğinde nasıl bir görev üstlenmelidir?
DERNEKLER SADECE TOPLANMAK İÇİN Mİ VARDIR?
BULTÜRK Genel Başkanı Rafet ULUTÜRK’ün konuşmasında dikkatimi çeken en önemli bölüm, sivil toplum kuruluşlarının görevleri üzerine yaptığı değerlendirmeydi.
ULUTÜRK, derneklerin yalnızca toplantılar düzenlemek, konserler yapmak, yemek masalarında bir araya gelmek veya protokol ağırlamak amacıyla kurulmadığını vurguladı.
Bu sözler salondaki bütün STK yöneticileri açısından önemliydi.
Çünkü Türkiye’de dernekçilik çoğu zaman faaliyet sayısıyla ölçülmektedir.
Kaç toplantı yapıldı?
Kaç kişi ağırlandı?
Kaç ziyaret gerçekleştirildi?
Kaç fotoğraf paylaşıldı?
Oysa asıl sorulması gerekenler bunlar değildir.
Bir sivil toplum kuruluşu ülkenin kalkınmasına ne kattı?
Hangi soruna çözüm üretti?
Kaç genci yetiştirdi?
Kaç bilimsel, ekonomik veya sosyal proje geliştirdi?
Toplumun hangi ihtiyacını devlet kurumlarına taşıdı?
Ülkenin refahı, güvenliği ve geleceği için hangi fikri ortaya koydu?
Rafet ULUTÜRK’ün sözleri, dernekçiliğin gösterişten sorumluluğa, faaliyetten üretime ve kalabalıktan fikre yönelmesi gerektiğini anlatıyordu.
Kendisinin ifade ettiği gibi dernekler, ülkenin kalkınması ve refahı için proje üretmeli; bu projelerin gerçekleşmesi için çalışmalı ve gerektiğinde ellerinden gelenin de fazlasını yapmalıdır.
Bu, kolay bir görev değildir.
Çünkü proje üretmek bilgi ister.
Takip ister.
Sabır ister.
Maddi ve manevi fedakârlık ister.
En önemlisi de kişisel hesaplardan arınarak milletin ortak geleceğini düşünmeyi gerektirir.
AYNI DİLİ KONUŞMAK YETERLİ Mİ?
Konuşmada üzerinde durulan bir başka önemli düşünce ise şu ifadeydi:
“Önemli olan yalnızca aynı dili konuşmak değil, aynı düşüncede olmak; birlikte mücadele etmek ve birlikte çalışmaktır.”
Bu söz, Türk dünyasının önündeki en önemli meselelerden birine işaret etmektedir.
Ortak dil elbette büyük bir güçtür.
Ortak tarih büyük bir mirastır.
Ortak kültür, milletler arasındaki gönül bağını korur.
Fakat bunların tek başına yeterli olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır.
Aynı dili konuşan insanlar birbirinden uzak yaşayabilir.
Aynı tarihi paylaşan toplumlar farklı çıkarların peşinden gidebilir.
Aynı kökten gelen devletler, ortak hedef belirleyemezlerse büyük bir güç meydana getiremez.
Bu nedenle gerçek birlik, yalnızca dil ve kültür benzerliği değildir.
Gerçek birlik;
Ortak hedef belirlemektir.
Ortak kurumlar oluşturmaktır.
Birlikte üretmektir.
Birlikte risk almaktır.
Birbirinin yükünü paylaşmaktır.
Bir devletin sıkıntısını diğerinin kendi meselesi olarak görmesidir.
Bir coğrafyada yaşayan Türk’ün geleceğini, başka bir coğrafyadaki Türk’ün de kendi geleceği olarak kabul etmesidir.
Türk dünyası yalnızca şiirlerde, marşlarda ve büyük salonlarda hatırlanan romantik bir kavram olmamalıdır.
Ekonomide, savunmada, bilimde, eğitimde, enerjide, medyada ve teknolojide karşılığı olan gerçek bir iş birliği alanına dönüşmelidir.
TÜRKİYE HEPİMİZİN VATANIDIR
Rafet ULUTÜRK’ün konuşmasında altını çizdiği en güçlü mesajlardan biri de farklı coğrafyalardan gelen Türk topluluklarının Türkiye ile olan bağıydı.
ULUTÜRK şu düşünceyi dile getirdi:
“Farklı coğrafyalardan gelmiş olabiliriz ancak Türkiye hepimizin vatanıdır. Türkiye, Türk dünyasının kalbidir.”
Bu söz, Rumeli Türkleri için yalnızca siyasi bir ifade değildir.
Tarihî, duygusal ve insani bir gerçektir.
Balkanlardan Anadolu’ya yönelen göçler yalnızca insanların yer değiştirmesi değildir.
Bu göçler, parçalanan ailelerin, geride bırakılan mezarların, kapanan evlerin, değiştirilen isimlerin ve yarım kalan hayatların hikâyesidir.
Rumeli Türkleri Türkiye’ye geldiklerinde yabancı bir ülkeye değil, tarihî ve manevi merkezlerine gelmişlerdir.
Türkiye de Balkanlarda, Kafkasya’da, Orta Asya’da, Doğu Türkistan’da, Irak’ta, Suriye’de ve dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Türk toplulukları için yalnızca bir devlet değildir.
Türkiye, bir umut merkezidir.
Bir güven kapısıdır.
Bir gönül coğrafyasının merkezidir.
Ancak bu merkez olmanın ağır sorumlulukları vardır.
Türk dünyasının kalbi olmak, yalnızca duygusal yakınlık bildirmek anlamına gelmez.
Türk dünyasının kalbi olmak;
Eğitimde öncülük etmeyi,
Kültürel bağları güçlendirmeyi,
Ekonomik iş birlikleri kurmayı,
Mazlum toplulukların haklarını savunmayı,
Ortak savunma ve güvenlik anlayışı geliştirmeyi
ve Türk dünyasının geleceği için uzun vadeli stratejiler üretmeyi gerektirir.
GÜÇLÜ SAVUNMA, GÜÇLÜ TÜRKİYE
Gecede dile getirilen önemli başlıklardan biri de Türkiye’nin savunma sanayisinde ulaştığı seviyenin küresel güç dengeleri üzerindeki etkisiydi.
Bugün Türkiye’nin insansız hava araçları, savunma sistemleri, millî gemileri, akıllı mühimmatları, elektronik harp kabiliyeti ve diğer yerli projeleri dünyanın dikkatle takip ettiği bir seviyeye ulaşmıştır.
Ancak savunma sanayisini yalnızca silah üretimi olarak görmek doğru değildir.
Savunma sanayisi bağımsızlıktır.
Kendi güvenlik kararını kendin verebilmektir.
Kritik bir zamanda başka ülkelerin iznine ihtiyaç duymamaktır.
Kendi sınırlarını, çıkarlarını ve dostlarını koruyabilecek iradeye sahip olmaktır.
Bu nedenle “Güçlü savunma, güçlü Türkiye” sözü yalnızca askerî bir slogan değildir.
Aynı zamanda ekonomik, siyasi ve diplomatik bağımsızlığın ifadesidir.
Buna bir de “Birlik içinde güçlü Türk dünyası” hedefi eklendiğinde çok daha büyük bir anlam ortaya çıkmaktadır.
Çünkü Türk devletleri savunma, teknoloji ve güvenlik alanlarında ortak projeler üretebildikleri ölçüde bağımsızlıklarını güçlendireceklerdir.
Savunma sanayisinde elde edilen başarılar, yalnızca Türkiye’nin değil, doğru bir iş birliği kurulduğunda bütün Türk dünyasının güvenlik kapasitesine katkı sağlayabilir.
- yüzyılın Türkiye Yüzyılı ve Türk Asrı olacağı söyleniyorsa bunun altı bilimle, üretimle, ekonomiyle, güçlü kurumlarla ve gerçek ortaklıklarla doldurulmalıdır.
“NERESİNDE BİR TÜRK VARSA TÜRKİYE ORADADIR”
Programda AK Parti İstanbul İl Başkanlığı bünyesinde Türk dünyasıyla ilgili görev yürüten Mehmet ŞAHİN de bir konuşma yaptı.
ŞAHİN, Türk birliği yolunda atılan adımlardan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın liderliğinde Türk dünyasına ilişkin yürütülen çalışmalardan söz etti.
Konuşmasında sivil toplum kuruluşlarının Türk dünyasının güçlenmesindeki rolüne özellikle dikkat çekti.
Yalnızca kurumların değil, her bireyin elini taşın altına koyması gerektiğini; gerektiğinde en ağır yüklerin dahi omuzlanmasının zorunlu olduğunu ifade etti.
Salonda en fazla alkış alan sözlerden biri ise şuydu:
“Nerede bir Türk varsa Türkiye oradadır.”
Bu ifade, Türkiye’nin sınırlarından daha büyük bir gönül coğrafyasına sahip olduğunu anlatmaktadır.
Ancak bu sözün yalnızca duygusal bir cümle olarak kalmaması gerekir.
Nerede bir Türk varsa Türkiye oradaysa;
Onun dilinin korunmasında da Türkiye olmalıdır.
Eğitim hakkının savunulmasında da Türkiye olmalıdır.
Kimliğine yönelen baskılara karşı da Türkiye olmalıdır.
Ekonomik ve kültürel bağların geliştirilmesinde de Türkiye olmalıdır.
Bu anlayış, başka ülkelerin iç işlerine karışmak değil; aynı tarihî ve kültürel coğrafyanın insanları arasında dayanışma kurmaktır.
Çünkü Türk dünyasının gücü, yalnızca devletlerin büyüklüğüyle değil, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan Türklerin kendilerini yalnız hissetmemeleriyle de ölçülür.
MİLLİYETÇİLİK BİR SÖYLEM DEĞİL, SORUMLULUKTUR
Programda MHP İstanbul İl Başkanlığı ve Fatih İlçe Başkanlığı adına katıldığı belirtilen Murat ÇULCAN da Türk dünyasına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
Konuşmasında milliyetçi düşüncenin tarihî seyrine değinen ÇULCAN, milliyetçi hareketin devlet ve millet için aynı istikamette yürümeye devam ettiğini; geçmişte olduğu gibi gelecekte de gereken sorumluluğu üstleneceğini ifade etti.
Bu konuşma bana milliyetçilik kavramı üzerinde yeniden düşünmemiz gerektiğini hatırlattı.
Milliyetçilik yalnızca güçlü sözler söylemek değildir.
Milliyetçilik yalnızca bayrak taşımak veya tarihî kahramanlıkları anlatmak da değildir.
Gerçek milliyetçilik;
Milletin çocuğuna iyi eğitim sağlamaktır.
Üretimi desteklemektir.
Yoksulluğu azaltmaktır.
Adaleti korumaktır.
Ülkenin teknolojik bağımsızlığı için çalışmaktır.
Türkçeyi doğru kullanmak ve gelecek nesillere aktarmaktır.
Devletin imkânlarını kişisel çıkarlardan uzak tutmaktır.
Milletin birliğini günlük siyasi çıkarların üzerinde görmektir.
Devlet ve millet için gerekeni yapmak, gerektiğinde konuşmaktan çok çalışmayı gerektirir.
Milliyetçilik, sorumluluktan kaçmamak; milletin yükünü kendi yükü kabul etmektir.
GAZETECİLİĞİN HATIRLANMASI
Programda birçok konuşmacı söz aldı ve farklı konulara değindi.
Balkan Türkleriyle ilgili bir derneğin başkanının, gazetecilerin gününü unutmayarak kutlaması ise benim için gecenin anlamlı ayrıntılarından biriydi.
Gazetecilik, özellikle sivil toplum ve azınlık toplulukları açısından yalnızca haber aktarma mesleği değildir.
Gazeteci hafızayı kaydeder.
Görülmeyeni görünür kılar.
Duyulmayan sesi duyurur.
Bir toplumun yaşadığı acıları, mücadelesini, başarılarını ve taleplerini gelecek nesillere taşır.
Ancak onurlu gazetecilik, güce göre şekil alan değil, hakikatin peşinden giden gazeteciliktir.
Toplumun alkışını kazanmak için değil, doğruyu söylemek için yazabilmektir.
Yanlışı kim yaparsa yapsın eleştirebilmek; doğruyu kim söylerse söylesin teslim edebilmektir.
O gece gazetecilerin hatırlanması, sözün ve kaydın öneminin de hatırlanmasıydı.
Çünkü yazılmayan tarih unutulur.
Kaydedilmeyen mücadele zamanla görünmez hâle gelir.
KIRCAALİ EFSANESİ: BİR KİTAPTAN DAHA FAZLASI
Program sonunda Rafet ULUTÜRK tarafından kaleme alınan “Kırcaali Efsanesi” kitabının katılımcılara hediye edilmesi, gecenin anlamını tamamlayan önemli bir adımdı.
Ardından “Kırcaali Efsanesi” belgeseli gösterildi.
Kırcaali, yalnızca bir şehir adı değildir.
Bir hafızadır.
Bir mücadeledir.
Bir aidiyettir.
Balkanlarda Türk varlığının, kültürünün, inancının ve direncinin sembollerinden biridir.
Bir kitabın ve belgeselin hazırlanması, geçmişi anmak kadar geleceğe belge bırakmak anlamına gelir.
Çünkü hafızasını yazıya, görüntüye ve esere dönüştürmeyen toplumlar, bir süre sonra kendi tarihlerini başkalarının anlattığı biçimde öğrenmek zorunda kalırlar.
Kırcaali Efsanesi gibi çalışmaların en önemli yanı burada ortaya çıkmaktadır.
Bu eserler yalnızca geçmişte yaşananları anlatmaz.
Genç nesillere kim olduklarını, nereden geldiklerini ve hangi mücadelelerin mirasçısı olduklarını gösterir.
Ancak bu eserlerin raflarda kalmaması gerekir.
Okullara ulaşmalıdır.
Gençlere ulaştırılmalıdır.
Üniversitelerde tartışılmalıdır.
Türk dünyasının farklı dillerine çevrilmelidir.
Belgeseller dijital platformlarda daha geniş kitlelerle buluşturulmalıdır.
Kültürel hafıza ancak paylaşıldığında ve yeni nesiller tarafından sahiplenildiğinde yaşamaya devam eder.
BULTÜRK, MESAJINI YALNIZCA SÖZLE DEĞİL, SEMBOLLERLE DE ANLATTI
Gecenin dikkat çekici taraflarından biri de BULTÜRK’ün vermek istediği mesajı yalnızca konuşmalarla sınırlı bırakmamasıydı.
Program salonuna girildiği andan itibaren kullanılan afişler, sergilenen görseller, katılımcılara hediye edilen “Kırcaali Efsanesi” kitabı ve takdim edilen teşekkür belgeleri, gecenin her ayrıntısının belirli bir düşünce etrafında hazırlandığını gösteriyordu.
BULTÜRK, attığı her adımda bir anlam, kullandığı her sembolde bir mesaj ortaya koymuştu.
Afişler yalnızca salonu süsleyen görsel unsurlar değildi. Onlar, Türk dünyasının ortak hafızasını, Rumeli’den Anadolu’ya uzanan tarihî yolculuğu ve geleceğe yönelik birlik çağrısını yansıtıyordu.
“Kırcaali Efsanesi” kitabı yalnızca katılımcılara verilen bir hediye değildi. Bir şehrin, bir toplumun ve bir mücadelenin hafızasını geleceğe taşıyan yazılı bir emanetti.
Teşekkür belgeleri ise sadece nezaket amacıyla hazırlanmış kâğıtlar değildi. Emeği görmenin, vefayı yaşatmanın ve sivil toplum çalışmalarına katkıda bulunan insanlara değer vermenin sembolüydü.
Günümüzde birçok program, konuşmalar tamamlandıktan ve fotoğraflar çekildikten kısa süre sonra unutulmaktadır. Çünkü çoğu zaman programa yön veren bir ana düşünce, bütünlük veya kalıcı mesaj bulunmamaktadır.
BULTÜRK’ün Baltalimanı programında ise salon düzeninden afişlere, kitap takdiminden belgesel gösterimine, konuşmalardan teşekkür belgelerine kadar bütün unsurlar birbirini tamamlıyordu.
Her ayrıntı aynı soruya cevap veriyordu:
Biz geçmişimizi nasıl koruyacak, bugünümüzü nasıl anlamlandıracak ve geleceğimizi nasıl birlikte kuracağız?
Bu yönüyle BULTÜRK, yalnızca bir etkinlik düzenlememiş; sivil toplum çalışmalarının nasıl fikir, kültür, hafıza ve sembollerle desteklenebileceğini de göstermiştir.
Dernek, o gece alışılmış STK programlarının dışına çıkarak yeni bir anlayışın kapısını aralamıştır.
Bu yeni anlayışta dernekçilik yalnızca insanları bir salonda toplamak değildir.
Dernekçilik;
Bir fikir etrafında buluşturmaktır.
Tarihî hafızayı esere dönüştürmektir.
İnsanların emeğini takdir etmektir.
Topluma mesaj verecek semboller üretmektir.
Gençlere kalıcı belgeler bırakmaktır.
Kültürel faaliyetleri stratejik bir hedefle birleştirmektir.
Birçok sivil toplum kuruluşunda kitap, afiş, belgesel, konuşma ve belge birbirinden kopuk faaliyetler olarak görülebilir.
Oysa BULTÜRK bu unsurları aynı medeniyet anlatısının parçaları hâline getirmiştir.
Salondaki afişler göze hitap ediyordu.
Konuşmalar akla sesleniyordu.
Belgesel hafızayı canlandırıyordu.
Kitap tarihe kayıt düşüyordu.
Teşekkür belgeleri ise gönüllere dokunuyordu.
Böylece program yalnızca izlenen ve dinlenen bir gece olmaktan çıkıyor; hissedilen, düşünülen ve hatırlanacak bir toplumsal buluşmaya dönüşüyordu.
BULTÜRK’ün ortaya koyduğu bu yaklaşım, Türkiye’deki sivil toplum kuruluşları açısından yeni bir yolun başlangıcı olabilir.
Çünkü geleceğin başarılı STK’ları yalnızca etkinlik sayısıyla değil, ortaya koydukları anlamla değerlendirilecektir.
Kaç kişinin katıldığı kadar, katılan insanların salondan hangi düşünceyle ayrıldığı önemli olacaktır.
Kaç fotoğraf çekildiği kadar, geleceğe kaç kalıcı eser bırakıldığına bakılacaktır.
Ne kadar konuşulduğundan çok, konuşulanların hangi projelere ve toplumsal faydaya dönüştüğü sorgulanacaktır.
BULTÜRK, Baltalimanı gecesinde sivil toplumun yalnızca organizasyon yapan değil; hafıza kuran, fikir üreten, sembol oluşturan ve geleceğe yön gösteren bir yapı olabileceğini göstermiştir.
Belki de gecenin en önemli sonuçlarından biri buydu:
BULTÜRK yalnızca farklı bir program gerçekleştirmedi; Türkiye’de sivil toplum kuruluşları için farklı ve anlamlı yeni bir yol açtı.
BOĞAZ’IN DALGALARI VE TARİHİN SESİ
Boğaz’ın kıyısında, hareketli ve derin sulara bakarken insan ister istemez tarihin akışını düşünüyor.
Bu sulardan imparatorluklar geçti.
Ordular geçti.
Göçler geçti.
Ticaret gemileri ve savaş gemileri geçti.
Nice insanlar umutlarıyla, korkularıyla ve hayalleriyle bu kıyılara baktı.
O gece ise Boğaz’ın kıyısında Rumeli’nin, Kırcaali’nin ve Türk dünyasının geleceği konuşuldu.
Güzel dostlarla görüşmek, sohbet etmek ve farklı düşünceleri dinlemek elbette güzeldi.
Fakat benim için daha önemlisi, o geceden zihnimde kalan sorulardı.
Biz gerçekten birlikte çalışabiliyor muyuz?
Sivil toplum kuruluşlarımız proje üretmeye hazır mı?
Türk dünyası söylemini ekonomik ve kurumsal iş birliğine dönüştürebiliyor muyuz?
Gençlerimize yalnızca geçmişin kahramanlıklarını mı anlatıyoruz, yoksa geleceğin teknolojisini üretmeleri için imkân da sağlıyor muyuz?
Birbirimizi alkışlamanın ötesine geçerek birbirimizin yükünü paylaşabiliyor muyuz?
Bu sorulara samimiyetle cevap vermeden büyük hedeflere ulaşmak mümkün değildir.
TEŞEKKÜR BELGESİNDEN DAHA DEĞERLİ OLAN
Programda şahsıma takdim edilen teşekkür belgesi için BULTÜRK Genel Başkanı Rafet ULUTÜRK’e ayrıca teşekkür ediyorum.
İnsanın yaptığı çalışmaların görülmesi, hatırlanması ve takdir edilmesi elbette kıymetlidir.
Ancak bana göre bir teşekkür belgesinin asıl değeri, taşıdığı kâğıtta veya üzerinde yazan ifadelerde değildir.
Asıl değer, insanlar arasında kurduğu gönül bağındadır.
Sivil toplumda vefa önemlidir.
Emeği görmek önemlidir.
İnsanlara değer vermek önemlidir.
Çünkü yalnızca eleştirilen, yorulan fakat emeği görülmeyen insanlar zamanla mücadele gücünü kaybedebilir.
Bu nedenle takdir, bir nezaketin ötesinde toplumsal dayanışmanın parçasıdır.
Rafet Başkan’ın bu ince düşüncesi benim için değerliydi.
Kendisine ve programın hazırlanmasında emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.
SONUÇ: YEMEK MASASINDAN STRATEJİ MASASINA
Baltalimanı’nda düzenlenen gece, güzel bir mekânda yapılan yemekli bir program olarak değerlendirilebilir.
Fakat yalnızca böyle değerlendirilirse gecenin asıl mesajı kaçırılmış olur.
Bu programın asıl anlamı, sivil toplum kuruluşlarına yöneltilen sorumluluk çağrısındadır.
Artık yemek masalarından strateji masalarına geçme zamanıdır.
Sadece konuşmaktan proje üretmeye…
Sadece hatırlamaktan geleceği planlamaya…
Sadece aynı dili konuşmaktan aynı hedef doğrultusunda çalışmaya…
Sadece birlikten söz etmekten, birliğin kurumlarını kurmaya geçme zamanıdır.
Türk dünyasının geleceği yalnızca devlet başkanlarının, bakanların veya diplomatların meselesi değildir.
Bu gelecek;
Sivil toplum kuruluşlarının,
Akademisyenlerin,
İş insanlarının,
Öğretmenlerin,
Gazetecilerin,
Sanatçıların,
Gençlerin
ve kendisini bu büyük ailenin parçası gören herkesin ortak sorumluluğudur.
Türkiye, Türk dünyasının kalbiyse bu kalbin güçlü atması için bütün organların birlikte çalışması gerekir.
Savunma sanayisi güçlenecek.
Ekonomi üretime dayanacak.
Eğitim sistemi nitelikli insan yetiştirecek.
Sivil toplum fikir ve proje geliştirecek.
Gazeteciler hakikati kaydedecek.
Gençler geleceğin bilimini ve teknolojisini üretecek.
Devlet ise bütün bu gücü ortak bir stratejiye dönüştürecektir.
O gece Boğaz’ın dalgaları kıyıya vururken salonda güçlü bir düşünce yankılanıyordu:
Farklı coğrafyalardan gelmiş olabiliriz; fakat Türkiye hepimizin vatanı, Türk dünyasının kalbidir.
Bu sözün gerçek anlamına ulaşması için artık daha fazla çalışmak, daha fazla üretmek ve daha fazla sorumluluk almak zorundayız.
Çünkü büyük millet olmak, yalnızca büyük bir tarihe sahip olmak değildir.
Büyük millet olmak, o tarihten aldığı güçle daha adil, daha güçlü ve daha müreffeh bir gelecek kurabilmektir.

