BOĞAZ’IN DALGALARI ÜZERİNDE TÜRK DEVLET AKLI KONUŞULDU

Arzu ÜNAL – BGSAM Başkan Yardımcısı

BULTÜRK’ün Baltalimanı’ndaki Programı Yalnızca Bir Yemek Değil, Sivil Topluma Yönelik Stratejik Bir Çağrıydı

İstanbul Boğazı’nın eşsiz manzarası, tarihle bugünün, devlet aklıyla sivil toplum iradesinin buluştuğu anlamlı bir programa ev sahipliği yaptı.

Bulgaristan Türkleri Kültür ve Hizmet Derneği, kısa adıyla BULTÜRK tarafından İstanbul Üniversitesi Baltalimanı Sosyal Tesisleri’nde düzenlenen yemekli program, yalnızca görkemli atmosferiyle değil, ortaya konulan fikirler ve verilen güçlü mesajlarla da adeta nefes kesti.

Boğaz’ın dalgaları kıyıya vururken salonda yalnızca bir davetin heyecanı değil, Türkiye’nin ve Türk dünyasının geleceğine dair büyük bir düşüncenin yankısı vardı.

Gecenin moderatörlüğünü Aysu Akbaş üstlendi. Program, Türk milletinin ortak hafızasını ve bağımsızlık iradesini temsil eden saygı duruşu ve İstiklal Marşı ile başladı.

Salonda bulunan sivil toplum kuruluşu temsilcileri, akademisyenler, iş insanları, davetliler ve Türk dünyasına gönül veren isimler, yalnızca bir yemek programına değil; fikirlerin, stratejinin ve ortak geleceğin konuşulduğu önemli bir buluşmaya şahitlik etti.

BİR AÇILIŞ KONUŞMASINDAN DAHA FAZLASI

BULTÜRK Genel Başkanı Rafet ULUTÜRK’ün açılış konuşması, gecenin ana eksenini oluşturdu.

ULUTÜRK’ün konuşması yalnızca programa katılanlara hitap eden klasik bir selamlama konuşması değildi.

Konuşma, Türkiye’de faaliyet gösteren bütün sivil toplum kuruluşlarına yönelik adeta bir ders, sorumluluk çağrısı ve stratejik yol haritası niteliğindeydi.

Rafet ULUTÜRK konuşmasında, Türk devlet aklının günlük siyasi gelişmelerle sınırlandırılamayacağını vurguladı.

Türk devlet aklının Mete Han’dan günümüze kadar ulaşan binlerce yıllık bir tarihî hafıza ve tecrübe olduğunu ifade etti.

ULUTÜRK’ün konuşmasının en dikkat çekici cümlelerinden biri şuydu:

“Derin akıl demek, iki bin yıllık tecrübe ve tarih demektir.”

Bu ifade, “derin akıl” kavramına yeni ve önemli bir anlam kazandırıyordu.

Çünkü derin akıl denildiğinde çoğu insanın zihninde kapalı kapılar, gizli yapılar, görünmeyen güçler veya bilinmeyen karar mekanizmaları canlanmaktadır.

Oysa ULUTÜRK’ün ortaya koyduğu yaklaşımda derin akıl; gizlilikten önce hafıza, entrikadan önce tecrübe, güç mücadelesinden önce tarihî devamlılık anlamına gelmektedir.

Türk devlet aklı, yalnızca devlet kurumlarının arşivlerinde saklanan belgelerden oluşmaz.

Bu akıl;

Mete Han’ın teşkilat anlayışında,

Göktürklerin devlet şuurunda,

Selçukluların Anadolu vizyonunda,

Osmanlı’nın çok geniş coğrafyalarda kurduğu düzende,

Cumhuriyet’in bağımsızlık iradesinde

ve bugün Türkiye’nin geleceğini kurmak için çalışan insanların düşüncelerinde yaşamaktadır.

DERİN AKIL, UZUN VADELİ DÜŞÜNEBİLMEKTİR

ULUTÜRK’ün konuşmasındaki temel düşüncelerden biri, devlet aklının yalnızca bugünün sorunlarına cevap vermek olmadığıydı.

Gerçek devlet aklı, bugünü yönetirken geleceği hazırlayabilmektir.

Bir devlet yalnızca ortaya çıkan krizleri çözmekle büyük devlet olamaz.

Büyük devlet;

Krizi ortaya çıkmadan önce görebilen,

Geleceğin risklerini hesaplayan,

Yeni tehditlere karşı insan yetiştiren,

Bilim ve teknoloji üretimini destekleyen,

Toplumsal hafızasını koruyan,

Millî hedeflerini günlük siyasi tartışmaların üzerinde tutan devlettir.

Bu nedenle Türk derin aklı, günü kurtaran taktiklerden değil, nesilleri kapsayan büyük stratejilerden oluşmalıdır.

Mete Han’dan bugüne uzanan tecrübe, Türk milletine yalnızca nasıl savaşılacağını öğretmemiştir.

Aynı zamanda nasıl teşkilatlanılacağını, nasıl devlet kurulacağını, nasıl sabredileceğini, hangi şartlarda geri çekilip hangi zamanda yeniden yürüneceğini de öğretmiştir.

Türk devlet aklının derinliği, yaşanan olaylara yalnızca görünen yüzüyle bakmamasından kaynaklanmaktadır.

Bu akıl, bir olayın arkasındaki amacı, bir hamlenin uzun vadeli sonucunu ve bir krizin gelecekte doğurabileceği imkânları birlikte değerlendirebilme yeteneğidir.

STK’LAR DERİN AKLIN DIŞINDA DEĞİL, BİR PARÇASIDIR

Rafet ULUTÜRK’ün konuşmasında üzerinde önemle durduğu diğer bir konu, sivil toplum kuruluşlarının devlet ve toplum hayatındaki yeriydi.

ULUTÜRK, sivil toplum kuruluşlarının yalnızca sosyal etkinlikler düzenleyen, davetler gerçekleştiren, yemek programları yapan veya belirli günlerde bir araya gelen yapılar olmaması gerektiğini ifade etti.

Ona göre STK’lar, Türk devlet aklının toplumsal ayağını oluşturmaktadır.

Konuşmada dile getirilen şu düşünce, gecenin en önemli mesajlarından biriydi:

“STK’lar derin aklın bir parçasıdır. Sivil toplum kuruluşları fikir üretecek, hükümet karar alacak, STK’lar yol gösterecek ve devlet aklı yürüyecektir.”

Bu yaklaşım, Türkiye’de sivil toplumun görevini yeniden tarif etmektedir.

Sivil toplum kuruluşları devlete rakip değildir.

Siyasetin alternatifi değildir.

Devlet kurumlarının yerine geçecek yapılar da değildir.

Fakat sivil toplum; toplumun ihtiyaçlarını gören, sahadaki sorunları tespit eden, yeni fikirler ortaya koyan ve devlete çözüm önerileri sunan hayati bir mekanizmadır.

Devletin bütün sorunları yalnızca merkezden görmesi mümkün değildir.

Toplumun içinde bulunan, insanlarla doğrudan temas kuran, yerel ve sosyal meseleleri yakından takip eden sivil toplum kuruluşları; devletin görme, duyma ve düşünme kapasitesini güçlendirebilir.

Ancak bunun için STK’ların da kendilerini değiştirmeleri gerekir.

Sadece toplantı yapan değil, rapor hazırlayan…

Sadece ziyaret gerçekleştiren değil, proje geliştiren…

Sadece sorun anlatan değil, çözüm sunan…

Sadece geçmişi anan değil, geleceği planlayan kuruluşlara dönüşmeleri gerekmektedir.

FİKİR ÜRETMEYEN SİVİL TOPLUM ETKİSİNİ KAYBEDER

Günümüz dünyasında güç, yalnızca askerî araçlardan ve ekonomik kaynaklardan oluşmamaktadır.

Fikir de güçtür.

Bilgi de güçtür.

Doğru analiz de güçtür.

Toplumu harekete geçirecek bir vizyon ortaya koyabilmek de güçtür.

Bu nedenle bir sivil toplum kuruluşunun büyüklüğü yalnızca üye sayısıyla veya düzenlediği programların kalabalığıyla ölçülmemelidir.

Asıl ölçü;

Kaç fikir ürettiğidir.

Kaç gence dokunduğudur.

Kaç proje geliştirdiğidir.

Toplumun hangi sorununa çözüm sunduğudur.

Devletin hangi stratejik hedeflerine katkı sağladığıdır.

Bugün Türkiye’de binlerce sivil toplum kuruluşu bulunmaktadır.

Fakat bunların önemli bir kısmı günlük faaliyetlerin ötesine geçememekte; uzun vadeli düşünce, araştırma ve strateji üretme kapasitesini yeterince geliştirememektedir.

Oysa yeni dünya düzeninde yalnızca devletler değil, toplumlar ve kurumlar da büyük bir rekabet içindedir.

Bir milletin sivil toplum kuruluşları güçlü değilse, o milletin toplumsal dayanışması ve fikir üretme kapasitesi de zayıf kalır.

ULUTÜRK’ün konuşması tam da bu noktada bütün STK yöneticilerine önemli bir sorumluluk yüklemiştir.

Artık STK başkanlığı yalnızca bir unvan değildir.

Topluma karşı görevdir.

Millete karşı sorumluluktur.

Geleceği düşünme ve çözüm üretme mecburiyetidir.

SİVİL TOPLUM FİKİR ÜRETECEK, SİYASET KARAR ALACAK

Demokratik sistemlerde sivil toplum ile siyaset arasındaki ilişki büyük önem taşır.

Siyasetin toplumdan kopmaması, sivil toplumun da yalnızca eleştiren bir konumda kalmaması gerekir.

Sağlıklı bir devlet düzeninde görev dağılımı açık olmalıdır.

Sivil toplum fikir üretmelidir.

Akademi araştırma yapmalıdır.

İş dünyası üretim ve yatırım kapasitesi sağlamalıdır.

Siyaset, millet adına karar almalıdır.

Devlet kurumları da alınan kararları hukuk ve kamu düzeni içerisinde uygulamalıdır.

Rafet ULUTÜRK’ün ortaya koyduğu anlayışın özünde böyle bir iş birliği modeli bulunmaktadır.

Sivil toplumun görevi devleti yönetmek değil, devletin yönetme kapasitesine fikir ve toplumsal tecrübe sunmaktır.

Siyasetin görevi ise toplumdan gelen doğru ve uygulanabilir önerileri görmezden gelmek değil, milletin yararına olacak biçimde değerlendirmektir.

Bu ilişki doğru kurulursa devlet aklı yalnızca bürokrasinin değil, milletin ortak aklına dönüşür.

Devlet aklının asıl gücü de burada ortaya çıkar.

Çünkü bir devlet, milletinin fikrini, tecrübesini ve üretim gücünü kendi kurumsal yapısına dâhil edebildiği ölçüde büyür.

BULTÜRK’ÜN ORTAYA KOYDUĞU VİZYON

Baltalimanı’nda gerçekleştirilen bu anlamlı program, BULTÜRK’ün yalnızca Bulgaristan Türklerinin kültürel ve sosyal meseleleriyle ilgilenen bir dernek olmadığını da gösterdi.

Program boyunca ortaya konulan fikirler, BULTÜRK’ün Türk dünyasını, Türkiye’nin geleceğini, devlet-sivil toplum ilişkilerini ve küresel gelişmeleri birlikte değerlendiren bir vizyona sahip olduğunu ortaya koydu.

Bulgaristan Türklerinin yaşadığı tarihî tecrübeler, aslında Türk devlet aklının neden hafıza ve uzun vadeli düşünce üzerine kurulması gerektiğini açıkça göstermektedir.

Asimilasyon politikalarını yaşamış, isimleri zorla değiştirilmiş, dilleri ve kimlikleri baskı altına alınmış bir toplum; devlet aklının, tarihî hafızanın ve sivil toplum dayanışmasının önemini herkesten daha iyi bilmektedir.

Çünkü kimliğin korunması yalnızca devlet politikalarıyla gerçekleşmez.

Ailelerin, öğretmenlerin, derneklerin, kanaat önderlerinin, kültür insanlarının ve sivil toplum kuruluşlarının ortak çabası gerekir.

BULTÜRK’ün yıllardır yürüttüğü çalışmaların arkasında da bu anlayış bulunmaktadır.

Kültürü korumak…

Tarihî hafızayı gelecek nesillere aktarmak…

Türk dünyası arasındaki gönül köprülerini güçlendirmek…

Gençlere kimlik ve aidiyet şuuru kazandırmak…

Devlete ve topluma yeni fikirler sunmak…

Baltalimanı programı, bu çalışmaların yalnızca geçmişe dönük bir kültürel faaliyet olmadığını, geleceğe yönelik stratejik bir yürüyüş olduğunu göstermiştir.

BOĞAZ’IN DALGALARI ÜZERİNDE YÜKSELEN MESAJ

İstanbul Boğazı tarih boyunca orduların, donanmaların, ticaret gemilerinin ve büyük medeniyetlerin geçiş noktası oldu.

Bu kez Boğaz’ın kıyısında fikirler konuşuldu.

Devlet aklı konuşuldu.

Sivil toplumun sorumluluğu konuşuldu.

Türk dünyasının geleceği konuşuldu.

Dalgaların sesiyle birleşen bu mesaj, salondaki davetlilere ve bütün Türkiye’ye önemli bir çağrıda bulunuyordu:

Artık yalnızca geçmişle övünmek yeterli değildir.

Geçmişten alınan tecrübeyi geleceğin kurumlarına, projelerine ve stratejilerine dönüştürmek gerekir.

İki bin yıllık devlet geleneğine sahip olmak büyük bir onurdur.

Fakat aynı zamanda büyük bir sorumluluktur.

Bu tarihî birikim, bugünün sorunlarına çözüm üretmiyorsa yalnızca hatıra olarak kalır.

Gerçek devlet aklı, tarihî tecrübeyi bugünün bilgisi ve geleceğin teknolojisiyle birleştirebilmektir.

DEVLET AKLI MİLLETİN ORTAK AKLIYLA GÜÇLENİR

BULTÜRK’ün İstanbul Üniversitesi Baltalimanı Sosyal Tesisleri’nde gerçekleştirdiği yemekli program, hafızalarda yalnızca güzel bir gece olarak kalmayacaktır.

Bu program, sivil toplumun gelecekte nasıl bir görev üstlenmesi gerektiğine dair önemli bir fikir ve sorumluluk çağrısı olmuştur.

Rafet ULUTÜRK’ün konuşmasının özü şudur:

Türk devlet aklı, yalnızca resmî kurumların değil, bütün milletin tarihî tecrübesidir.

Sivil toplum kuruluşları bu aklın dışında değil, onun toplumsal ve fikrî parçalarıdır.

STK’lar fikir üretecek…

Akademi bu fikirleri bilimsel çalışmalarla güçlendirecek…

İş dünyası üretim ve uygulama kapasitesi sağlayacak…

Siyaset karar alacak…

Devlet kurumları uygulayacak…

Millet ise bu büyük yürüyüşün sahibi olacaktır.

İşte gerçek devlet-millet bütünleşmesi budur.

Türk milletinin iki bin yıllık devlet tecrübesi, yalnızca geçmişin büyüklüğünü anlatmak için değil, geleceğin yolunu aydınlatmak için vardır.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey; düşünmeyen kalabalıklar değil, fikir üreten kurumlar; yalnızca eleştiren yapılar değil, çözüm geliştiren sivil toplum kuruluşlarıdır.

Boğaz’ın dalgaları üzerinde yükselen bu güçlü mesaj bize bir kez daha göstermiştir ki:

Devlet aklı, milletin ortak hafızasıyla güçlenir.

Milletin ortak aklı, sivil toplumun ürettiği fikirlerle gelişir.

Fikirler siyasete yön verir.

Siyasetin doğru kararları ise devletin geleceğini şekillendirir.

Türkiye’nin ve Türk dünyasının geleceği, yalnızca devlet yöneticilerinin omuzlarında değildir.

Bu gelecek; öğretmenin, akademisyenin, iş insanının, sanatçının, gencin ve sivil toplum kuruluşlarının da ortak sorumluluğundadır.

Şimdi görev, konuşulan bu büyük fikirleri kurumlara, projelere ve kalıcı eserlere dönüştürmektir.

Çünkü derin akıl yalnızca geçmişi bilmek değildir.

Derin akıl, geçmişin tecrübesiyle geleceği kurabilmektir.