Yuvarlak Masa mı, Rejimin Yeni Maskesi mi? Bulgaristan’da 1990’ın Kırılma Anı

Dr. Nedim BİRİNCİ

3 Ocak 1990, Bulgaristan’ın yakın siyasi tarihinde sadece bir takvim günü değildir. O tarih, bir rejimin çöker gibi yapıp aslında biçim değiştirerek ayakta kalma iradesinin sahneye çıktığı gündür. “Yuvarlak Masa” adı verilen süreç, kamuoyuna uzlaşma, demokratikleşme ve barışçıl geçiş zemini olarak sunuldu. Oysa aradan geçen yılların ardından dönüp bakıldığında, bu masa etrafında yalnızca yeni bir siyasal başlangıcın değil, aynı zamanda eski düzenin kendini koruma refleksinin de inşa edildiği görülüyor.

Doğu Avrupa’da komünist rejimlerin birbiri ardına çözülmeye başladığı, duvarların yıkıldığı, korku imparatorluklarının çatırdadığı bir dönemde Bulgaristan da değişim rüzgârının dışında kalamazdı. Todor Jivkov’un devrilmesiyle birlikte ülkede yeni bir dönemin kapısı aralanmış görünüyordu. Sokakta beklenti büyüktü: özgürlük, adalet, hesaplaşma ve gerçek bir demokratik dönüşüm. Fakat iktidarı on yıllar boyunca elinde tutan Bulgaristan Komünist Partisi’nin önceliği başkaydı. Asıl mesele, iktidarı kaybetmeden rejimi dönüştürmek; geçmişle yüzleşmeden geleceği kontrol etmekti.

İşte “Yuvarlak Masa” bu bağlamda doğdu. Kağıt üzerinde iktidar ile muhalefet arasında bir diyalog platformuydu. Görünürde yeni bir siyasal sözleşmenin zemini hazırlanıyordu. Ancak perde arkasında çok daha karmaşık bir hesap işliyordu. Masanın amacı yalnızca reform üretmek değildi; aynı zamanda çöküş halindeki bir rejime meşruiyet kazandırmak, dağılma riski taşıyan parti yapısını toparlamak ve yükselen toplumsal öfkeyi kontrollü bir geçiş senaryosuna hapsetmekti.

Burada sorulması gereken temel soru şudur: Bulgaristan’daki Yuvarlak Masa gerçekten bir demokratikleşme mekanizması mıydı, yoksa eski iktidarın kendisini yeni döneme uyarlama operasyonu mu?

Bu sorunun cevabı, sürecin doğasında gizlidir. Çünkü Bulgaristan’daki dönüşüm, Polonya’daki Dayanışma hareketi gibi tabandan güç alan, toplumsal meşruiyeti yüksek ve rejimi açık biçimde zorlayan bir muhalefetin ürünü değildi. Bulgaristan’da muhalefet daha parçalı, daha kırılgan ve en önemlisi, eski rejimin kontrol alanından tam anlamıyla çıkamamış bir yapıdaydı. Bu durum, komünist elitin elini güçlendirdi. Karşısında gerçek anlamda bağımsız ve güçlü bir alternatif bulamayan iktidar, geçiş sürecinin kurallarını büyük ölçüde kendisi yazdı.

Yuvarlak Masa’nın en dikkat çekici yönü de tam burada ortaya çıkar: Rejim geri çekilmedi, mevzi değiştirdi. Eski dil yumuşatıldı, eski semboller törpülendi, ama eski ağlar yerinde kaldı. Devletin sinir uçlarına yerleşmiş kadrolar, güvenlik bürokrasisi, ekonomik ilişkiler, propaganda aygıtı ve parti-devlet alışkanlığı bir gecede yok olmadı. Tam tersine, yeni dönemin aktörleri gibi davranarak varlıklarını sürdürmenin yollarını buldular.

Bu yüzden Yuvarlak Masa’yı yalnızca resmi kararlar üzerinden okumak eksik kalır. Elbette süreç içinde önemli görünen adımlar atıldı. Anayasa’nın 1. maddesinin kaldırılması, yani Komünist Parti’nin devlet üzerindeki mutlak üstünlüğünü garanti altına alan hükmün sona erdirilmesi sembolik olarak büyük bir kırılmaydı. Siyasi polis mekanizmasının bir bölümünün tasfiyesi ve ordunun, yargının siyasal angajmandan çıkarılacağı yönündeki taahhütler de ilk bakışta yeni bir dönemin habercisi gibi görünüyordu. Fakat sorun tam da burada başlıyordu: Kâğıt üzerindeki reform ile gerçek güç ilişkileri arasındaki uçurum giderek derinleşiyordu.

Çünkü bir rejim sadece anayasa maddeleriyle yaşamaz; kadrolarıyla, alışkanlıklarıyla, korku mekanizmalarıyla, ekonomik bağlantılarıyla ve en önemlisi hafızayı kontrol etme becerisiyle yaşar. Bulgaristan’da olan tam da buydu. Parti-devlet yapısı resmen çözülür gibi görünürken, onun insan kaynakları ve nüfuz alanları yeni döneme sızdı. Komünist Parti, adını değiştirerek Bulgaristan Sosyalist Partisi’ne dönüştü; fakat isim değişikliği, siyasi kültürde köklü bir arınma anlamına gelmedi. Bu, çoğu kişi için ideolojik bir dönüşümden çok, stratejik bir yeniden markalama operasyonuydu.

Daha da önemlisi, rejimin geçmişteki suçlarıyla gerçek anlamda hesaplaşılmadı. Bu belki de Yuvarlak Masa’nın en ağır tarihsel mirasıdır. On yıllarca baskı, korku, fişleme, asimilasyon ve siyasi kontrol üreten bir sistemin sorumluları geniş ölçüde yargı önüne çıkarılmadı. Bunun yerine topluma daha yumuşak ama son derece işlevsel bir söylem sunuldu: “Geçmişte hatalar yapıldı ama şartlar öyleydi; hepimiz bu dönemin parçasıydık; şimdi ileriye bakma zamanı.” Bu dil uzlaşma gibi görünse de, gerçekte cezadan kaçışın, sorumluluğu dağıtmanın ve ahlaki hesabı belirsizleştirmenin diliydi.

Her otoriter rejim, çözülme anında kendisini kurtaracak iki şey arar: unutma ve belirsizlik. Bulgaristan’da Yuvarlak Masa, bu iki ihtiyacın siyasal biçimlerinden biri oldu. Geçmiş unutturulmak istendi; kimlerin ne kadar sorumlu olduğu bulanıklaştırıldı. Böylece eski elitler yalnızca cezadan kurtulmadı, yeni düzende etkili aktörler olarak kalmayı da başardı.

Muhalefet cephesindeki kırılganlık da bu süreci kolaylaştırdı. Toplum, yeni kurulan siyasi yapıların eski rejimden ne kadar bağımsız olduğu konusunda zamanla daha kuşkucu hale geldi. Muhalefetin içine sızmış bağlantılar, gizli servis etkileri ve kontrol mekanizmalarına dair tartışmalar, demokratik değişim umudunu aşındırdı. Halkın gözünde sorun sadece eski iktidarın varlığını sürdürmesi değildi; aynı zamanda ona karşı kurulduğu düşünülen alternatifin de ne kadar gerçek olduğu sorusuydu.

İşte bu yüzden 1990 Bulgaristan’ı, klasik anlamda bir devrim hikâyesi olarak okunamaz. Bu daha çok, kontrollü bir geçişin, dikkatle ayarlanmış bir güç devrinin, hatta bazı yönleriyle bir “sistem içi restorasyon”un hikâyesidir. Sokakta değişim arzusu vardı; masada ise bu arzunun sınırları çiziliyordu. Halk köklü bir kopuş beklerken, devlet aklı kopuşu yönetilebilir bir dönüşüme çevirdi.

Yuvarlak Masa’nın belki de en kalıcı sonucu, siyasi gücün ekonomik güce dönüştürülmesinde görülür. Eski rejimin yönetici kadroları, sadece siyasette değil ekonomide de avantajlı konumlarını korudu. Devlet bağlantıları, içeriden bilgi, ağ ilişkileri ve kurumsal nüfuz sayesinde yeni piyasa düzenine en hazırlıklı girenler yine eski sistemin insanları oldu. Böylece komünist dönemin siyasi ayrıcalıkları, post-komünist dönemin ekonomik sermayesine dönüştü. Rejim çöktü denildi, ama onu yönetenler bambaşka bir biçimde varlıklarını sürdürdü.

Bu tablo, halkta derin bir güvensizlik yarattı. Çünkü demokrasi, yalnızca seçim yapmak değildir; demokrasi aynı zamanda adalet duygusudur. Eski suçların üzeri örtüldüğünde, geçmişin mimarları yeni dönemin kazananlarına dönüştüğünde ve “değişim” sadece vitrin düzenlemesine dönüştüğünde, toplum siyasete inanmayı bırakır. Bulgaristan’da geçiş döneminin yarattığı en derin yara da budur: insanlar yalnızca rejime değil, değişim vaadine de kuşkuyla bakmaya başladı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, Yuvarlak Masa’nın iki yüzü olduğu daha net görülüyor. Bir yüzünde otoriter sistemin çözülmeye başlaması, tek parti hegemonyasının hukuken sarsılması ve yeni siyasal alanın açılması var. Diğer yüzünde ise bu çözülmenin kontrollü biçimde yönetilmesi, eski elitlerin korunması ve gerçek hesaplaşmanın ertelenmesi bulunuyor. Bu nedenle Yuvarlak Masa, ne tamamen bir demokratik zaferdir ne de yalnızca bir tiyatro sahnesi. Ama kesin olan şu ki, Bulgaristan’da demokrasiye geçiş, halkın sandığı kadar temiz, düz ve dürüst bir yol üzerinden gerçekleşmedi.

Belki de en doğru tanım şudur: Yuvarlak Masa, Bulgaristan’da sistemin yıkıldığı değil, kendisini yeniden düzenlediği andır.

Bu yüzden 3 Ocak 1990’ı anarken yalnızca resmi belgeleri, imzalanan metinleri ya da yapılan açıklamaları hatırlamak yetmez. O gün, aynı zamanda iktidarın nasıl biçim değiştirebildiğini, eski düzenin nasıl yeni kelimelerle hayatta kalabildiğini ve demokrasinin sadece ilan edilmekle kurulamayacağını da hatırlatır. Demokratik gelecek, ancak geçmişin karanlık odaları gerçekten açıldığında ve toplum, geçiş adı altında kendisine sunulan sahnelenmiş uzlaşmaları sorgulama cesareti gösterdiğinde kurulabilir.

Aksi halde masa yuvarlak olabilir; ama oyun hep aynı kalır.