Tripoliçe’de Sadece İnsanlar Öldürülmedi, Bir Hafıza Da Silindi
İbrahim SOYTÜRK
Bazen Bir Halkı Topraktan Önce Hafızadan Çıkarırlar
Tarihin en ağır trajedileri yalnızca insanların öldürüldüğü hadiseler değildir.
Bazen insanlar öldürülür, evleri yağmalanır, mahalleleri ortadan kalkar; ardından mezarları kaybolur, eserleri unutulur ve birkaç nesil sonra sanki o topraklarda hiç yaşamamışlar gibi anlatılmaya başlanırlar.
İşte Tripoliçe’ye biraz da bu pencereden bakmak gerekiyor.
1821 sonbaharında Mora’daki Tripoliçe’nin ele geçirilmesinin ardından Türk ve Müslüman nüfusun yanı sıra Yahudi sakinler de büyük bir şiddetin hedefi oldu. Kadınların, çocukların ve silahsız sivillerin öldürüldüğünü dönemin anlatıları da kaydetti.
Fakat Tripoliçe’nin trajedisi yalnız o birkaç günde yaşananlarla sınırlı değildi.
Asıl büyük soru şudur:
Öldürülen insanların ardından onların hatıralarına ne oldu?
ONLAR SADECE “OSMANLI” DEĞİLDİ; İNSANDILAR
Tarih kitaplarında bazen tek kelime görürüz:
“Türkler.”
“Müslümanlar.”
“Osmanlılar.”
Fakat bu kelimelerin arkasında insanlar vardı.
Bir fırıncı…
Bir demirci…
Bir çiftçi…
Bir anne…
Bir dede…
Sokağın başında oynayan çocuklar…
Akşam ezanıyla evine dönen insanlar…
Birbirlerine kızan, barışan, evlenen, çocuk büyüten, geçim derdine düşen sıradan insanlar…
Onların hiçbiri kendisini iki yüz yıl sonra bir tarih kitabındaki istatistiğin parçası olarak düşünmüyordu.
Onların da yarına dair hayalleri vardı.
Fakat tarih bazen insana en büyük haksızlığı öldükten sonra yapar:
Onu rakama dönüştürür.
Tripoliçe’yi anlamak istiyorsak rakamların arkasındaki insanı yeniden görmemiz gerekiyor.
EN BÜYÜK MEZARLIK BAZEN UNUTULMUŞLUKTUR
Bir mezarın başında taş varsa hiç değilse orada bir insanın yaşadığını bilirsiniz.
Adını okursunuz.
Doğumunu görürsünüz.
Ölümünü görürsünüz.
Bir Fatiha okursunuz.
Peki mezarı bile bilinmeyenler?
İşte Tripoliçe’nin insanın içine işleyen taraflarından biri budur.
Bugün kaçımız orada öldürülen insanların tek birinin adını biliyoruz?
Kaç ailenin hikâyesini biliyoruz?
Kaç çocuğun ismini biliyoruz?
Belki binlerce insanın hayatından bize yalnızca bir kelime kaldı:
“Katledildiler.”
Oysa onların her birinin ayrı bir hayat hikâyesi vardı.
İnsan öldüğünde bedenini toprağa verirsiniz.
Fakat adı unutulduğunda onu tarihten de kaybedersiniz.
Bu yüzden hafıza bir milletin görünmeyen mezarlığıdır.
BİR ŞEHRİ ALMAK BAŞKA, BİR ŞEHRİN HAFIZASINI SİLMEK BAŞKADIR
Tripoliçe bize çok daha büyük bir tarih sorusu sorduruyor:
Bir coğrafya nasıl kimlik değiştirir?
Önce insanlar gider.
Sonra evler el değiştirir.
Ardından ibadethaneler kaybolur.
Mezarlıklar unutulur.
Mahalle isimleri değişir.
Yeni nesiller gelir.
Ve yüz yıl sonra birileri o sokaklarda yürürken kendisinden önce kimlerin yaşadığını bilemez.
İşte kültürel hafızanın kaybolması böyle gerçekleşir.
Bir toplumu tarihten çıkarmanın en etkili yolu yalnız insanlarını ortadan kaldırmak değildir.
Onların yaşadığına dair izleri de unutturmaktır.
Bu nedenle Tripoliçe’yi araştırmak yalnızca bir katliamı araştırmak değildir.
Mora’daki Türk ve Müslüman varlığının sosyal tarihini de yeniden ortaya çıkarmaktır.
BİZ NEDEN SADECE ÖLDÜRÜLDÜKLERİ GÜNÜ KONUŞUYORUZ?
Burada kendimize de bir soru sormamız gerekiyor.
Biz Tripoliçe insanlarını neden yalnızca öldürüldükleri gün hatırlıyoruz?
Onların hayatlarını neden araştırmıyoruz?
Nasıl yaşıyorlardı?
Mahalleleri neredeydi?
Camileri hangileriydi?
Çarşıları nasıldı?
Hangi mesleklerle uğraşıyorlardı?
Aile kayıtları nerede?
Vakıfları nerede?
Mezar taşları ne oldu?
Çünkü bir milleti yalnız ölümünden anlatırsanız onun hayatını eksik bırakmış olursunuz.
Biz Tripoliçe’deki insanlarımızı yalnızca “katledilen Türkler” olarak değil, orada yaşamış bir toplum olarak yeniden tarihe kazandırmalıyız.
Bu çok daha büyük bir hafıza mücadelesidir.
AĞIT YETMEZ, ARŞİV GEREKİR
İki yüz yıl sonra yapabileceğimiz en büyük hata yalnızca öfkelenmektir.
Öfke birkaç saat sürer.
Belge ise yüzyıllar konuşur.
Bu nedenle Tripoliçe konusunda yeni bir anlayış geliştirmeliyiz.
Osmanlı arşivleri araştırılmalı.
Yunan kaynakları incelenmeli.
Avrupa konsolosluk yazışmaları taranmalı.
Dönemin seyahatnameleri ve hatıratları karşılaştırılmalı.
Tapu, vakıf ve nüfus kayıtları incelenmeli.
Mora’daki Türk ve Müslüman yerleşimlerinin haritası hazırlanmalı.
Mümkün olduğu ölçüde aile isimleri ortaya çıkarılmalı.
Kaybolan camiler, çeşmeler, mezarlıklar, hanlar ve vakıf eserleri belirlenmeli.
Ve sonunda dünyaya şunu söyleyebilecek bir dijital hafıza kurulmalı:
“Bu insanlar burada yaşadı.”
İşte gerçek “unutma, unutturma” budur.
ÇOCUKLARIMIZA KİN DEĞİL, HAFIZA BIRAKALIM
Fakat burada çok önemli bir çizgiyi korumalıyız.
Tripoliçe’yi anlatmak bugünün Yunan halkından hesap sormak değildir.
1821’de suç işleyenlerle bugün yaşayan insanları birbirine karıştırmak tarih bilinci değildir.
Biz çocuklarımıza Yunan düşmanlığı öğretmemeliyiz.
Ama kendi tarihlerini de unutturmamalıyız.
Çünkü iki farklı şey vardır:
Kin başka şeydir, hafıza başka.
Kin insanı geçmişin esiri yapar.
Hafıza ise geçmişten ders çıkararak geleceği korur.
Bizim ihtiyacımız kin değil, güçlü bir tarih şuurudur.
BİR ANNENİN SON SORUSUNU DÜŞÜNÜN
Tarih kitaplarını bir an kapatalım.
1821’in Tripoliçe’sine dönelim.
Bir ev düşünün.
Dışarıdan sesler geliyor.
Bir anne çocuklarını yanına toplamış.
Ne siyasi program biliyorlar ne diplomasi ne de büyük devletlerin hesaplarını…
Çocuğun tek bildiği şey annesinin elini bırakmamak.
Belki anne de ne olacağını bilmiyor.
Çocuğuna korkmamasını söylüyor.
Belki hayatındaki son yalanı söylüyor:
“Korkma yavrum, bir şey olmayacak.”
Sonrasını tarih biliyor.
İşte bütün büyük siyasi anlatıların arkasında böyle küçük insan hikâyeleri vardır.
Ve bazen insanlık tarihini anlamak için bin sayfalık kitaptan önce o annenin korkusunu anlamamız gerekir.
TRİPOLİÇE BİZE BUGÜN NE SÖYLÜYOR?
Tripoliçe yalnız geçmişten yükselen bir ağıt değildir.
Bugüne de seslenmektedir.
Bir toplumu topluca suçlamayın.
Bir çocuğu kimliğinden dolayı düşman görmeyin.
Savaşı sivillerin üzerine taşımayın.
İntikamı adalet zannetmeyin.
Zafer sarhoşluğunun insanlığı yok etmesine izin vermeyin.
Çünkü tarih boyunca isimler değişti.
Bayraklar değişti.
Sınırlar değişti.
Ama annenin gözyaşı değişmedi.
Çocuğun korkusu değişmedi.
Evinin kapısında öldürülen insanın acısı değişmedi.
UNUTMAK İKİNCİ DEFA ÖLDÜRMEKTİR
Tripoliçe’de öldürülen insanları geri getiremeyiz.
Fakat onların başına gelenlerin unutulmasına engel olabiliriz.
İsimlerini bulabiliriz.
Mahallelerini araştırabiliriz.
Eserlerini kayıt altına alabiliriz.
Çocuklarımıza anlatabiliriz.
Kitaplarını yazabiliriz.
Belgesellerini çekebiliriz.
Uluslararası bilimsel toplantılarda kaynaklarıyla ortaya koyabiliriz.
Çünkü tarih yalnızca geçmişi anlatmak değildir.
Tarih, kaybolan insanların varlığına şahitlik etmektir.
Tripoliçe’nin sessiz insanlarına iki yüz yıl sonra borcumuz belki de tam olarak budur:
Sizi unutmadık.
Ama daha önemlisi:
Sizi yalnızca nasıl öldüğünüzle değil, bir zamanlar nasıl yaşadığınızla da hatırlayacağız.
Çünkü siz bir rakam değildiniz.
Bir istatistik değildiniz.
Bir savaşın dipnotu hiç değildiniz.
Siz insandınız.
Ve insanlığın hafızasında sizin için de bir yer olmalıdır.
UNUTMA.
UNUTTURMA.
AMA KİN DEĞİL, HAFIZA BIRAK.

