Medine’nin Son Nöbeti

Arzu ÜNAL

Tarih bazen büyük zaferlerin değil, büyük yalnızlıkların adıdır. Kimi insanlar kalabalık ordularla değil, vicdanlarının omzuna yüklediği ağır bir emanetle yürür. Fahreddin Paşa’nın Medine’deki hikâyesi de böyledir: Bir imparatorluk çökerken, bir komutanın çökmemeye çalışmasının hikâyesi.

Ömer Fahreddin Türkkan, Osmanlı’nın son dönem askerlerinden biriydi. Fakat onu tarihin hafızasına kazıyan şey yalnızca rütbesi, görevi ya da askerî disiplini olmadı. Onu unutulmaz kılan, I. Dünya Savaşı’nın en zor günlerinde Medine’de gösterdiği direnişti. Şerif Hüseyin İsyanı’yla Hicaz’da dengeler değişmiş, Osmanlı’nın Arap yarımadasındaki varlığı çözülmeye başlamıştı. Demiryolları kesiliyor, yardım yolları kapanıyor, şehir her geçen gün biraz daha yalnızlaşıyordu.

İşte Fahreddin Paşa tam da bu yalnızlığın ortasında durdu.

Medine Müdafaası, sıradan bir cephe savunması değildir. Çünkü Medine yalnız bir şehir değil, Müslümanların kalbinde ayrı bir yeri olan kutlu bir emanettir. Bu yüzden Fahreddin Paşa’nın direnişi, sadece askerî bir emirle açıklanamaz. O direnişte vatan duygusu vardır, sadakat vardır, inanç vardır, insanın omuzlarını çökerten ama ruhunu ayakta tutan vazife bilinci vardır.

Açlık vardı Medine’de. Susuzluk vardı. Hastalık, yorgunluk, çaresizlik vardı. Askerlerin elindeki imkânlar azaldıkça, insanın içindeki dayanma gücü daha görünür hâle geldi. Çünkü bazı mücadeleler silahla değil, sabırla verilir. Bazı kaleler taş duvarlarla değil, inançla ayakta kalır.

Fahreddin Paşa’nın en büyük sınavı belki de düşman karşısında değil, zaman karşısındaydı. Her gün biraz daha azalan yiyecek, her gün biraz daha uzaklaşan umut, her gün biraz daha ağırlaşan haberler… Ve bütün bunların ortasında aynı karar: “Bugün de buradayız.”

Mondros Mütarekesi imzalandığında savaş Osmanlı için fiilen bitmişti. Fakat Medine’deki nöbet kolay bitmedi. Bu tutum tarihçiler arasında tartışılabilir; askerî emir, siyasi şartlar ve insanî maliyet bakımından farklı değerlendirmeler yapılabilir. Ancak millet hafızasında Fahreddin Paşa’nın adı, bir şehri teslim etmeyen komutan olmanın ötesinde, emaneti son ana kadar koruyan bir insan olarak yer etti.

Onun hikâyesini yalnız hamasetle anlatmak eksik kalır. Çünkü Fahreddin Paşa sadece “kahraman” değildir; aynı zamanda yalnızdır, yorgundur, çaresizliğin içinden geçmiştir. Belki geceleri çöl sessizliğinde o da kendi kendine sormuştur: “Bu direniş nereye kadar?” Ama bazı insanlar cevabı sonuçta değil, duruşta arar. Kazanıp kazanmamak değil, neyin yanında durduğun belirler insanı.

Bugün Fahreddin Paşa’yı hatırlamak, geçmişe sadece gururla bakmak değildir. Aynı zamanda bugüne bir soru sormaktır: Biz hangi emanete ne kadar sadığız? Zor zamanlarda kolay olanı mı seçiyoruz, doğru bildiğimizin yanında mı duruyoruz? İmkânlar daraldığında karakterimiz de daralıyor mu, yoksa asıl o zaman mı büyüyoruz?

Fahreddin Paşa’nın Medine’deki nöbeti, yenilmiş bir çağın içinde kazanılmış bir ahlak zaferidir. Çöl rüzgârı nice ayak izini silmiştir; fakat bazı izler kuma değil, milletlerin hafızasına yazılır. Medine Müdafii’nin izi de böyledir.

O iz bize hâlâ şunu fısıldar:
Bir şehir bazen bir komutana, bir emanet bazen bir vicdana, bir tarih bazen tek bir cümleye sığar: Teslim olmadı.