HARİTALAR DEĞİŞİRKEN TÜRKİYE NEREDE DURACAK?
Rafet ULUTÜRK
2030’dan 2040’a Türkiye’nin Büyük Stratejisi: Sınırları Değil, Etki Alanını; Sloganları Değil, Kapasiteyi Büyütmek Dünya yeniden kuruluyor. Bunu artık yalnızca savaşlardan, lider değişikliklerinden veya diplomatik krizlerden okumak yeterli değildir. Daha derinde başka bir değişim yaşanıyor:
GÜCÜN TANIMI DEĞİŞİYOR.
Bir zamanlar büyük devlet denildiğinde; geniş topraklar, kalabalık ordular, büyük donanmalar, sömürgeler, sanayi tesisleri ve nüfus büyüklüğü akla gelirdi. Bunların hiçbiri önemini kaybetmiş değildir. Fakat 21. yüzyıl bunların üzerine yeni güç alanları ekledi.
Artık güç;
enerji hatlarını kontrol edebilmek,
ticaret koridorlarının merkezinde bulunmak,
teknoloji üretmek,
veriyi korumak,
çip geliştirmek,
yapay zekâ altyapısına sahip olmak,
kritik madenleri işlemek,
lojistik ağları yönetmek,
insan sermayesini ülkede tutmak
ve kriz anında kendi kararını verebilmek demektir.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki temel soru artık:
“Türkiye’nin sınırları değişecek mi?” sorusu değildir.
Asıl soru şudur: TÜRKİYE’NİN ETKİ HARİTASI NE KADAR BÜYÜYECEK?
Karadeniz’de ne kadar ağırlığımız olacak?
Balkanlarda ne kadar kalıcı olacağız?
Kafkasya’da ne kadar söz sahibi olacağız?
Türk dünyasında ne kadar bağ kuracağız?
Orta Doğu’da ne kadar oyun kurabileceğiz?
Afrika’da ne kadar ortaklık geliştireceğiz?
Enerji hatlarında hangi konumda olacağız?
Ticaret koridorlarının kaçı Türkiye’den geçecek? Ve belki hepsinden önemlisi:
Yeni dünyanın kuralları yazılırken Türkiye masada hangi sandalyede oturacak?
HARİTA DEĞİŞİKLİĞİNDEN ÖNCE GÜÇ HARİTASI DEĞİŞİR
Tarih bize önemli bir ders veriyor. Büyük jeopolitik kırılmalar önce zihinsel ve ekonomik haritalarda başlar.
Sonra siyasi haritalara yansır.
1815…
1914…
1919…
1923…
1939…
1945…
1989…
1991…
Bunların her biri dünya sisteminin yeniden düzenlendiği eşiklerdi.
Türkiye açısından haritaların değişmesi hiçbir zaman soyut bir akademik tartışma olmadı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanması, Millî Mücadele, Cumhuriyet’in kuruluşu, İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş ve Sovyetler Birliği’nin dağılması Türkiye’nin çevresindeki stratejik coğrafyayı defalarca değiştirdi. Bugün de benzer bir dönüşüm döneminden geçiyoruz. Fakat bu defa mesele yalnızca toprağı kimin kontrol ettiği değildir.
AKIŞLARI KİMİN KONTROL ETTİĞİDİR.
Enerji akışı.
Ticaret akışı.
Sermaye akışı.
Veri akışı.
Teknoloji akışı.
İnsan akışı.
Bilgi akışı.
Geleceğin büyük devletleri yalnızca sınırlarını koruyan devletler olmayacak.
Bu akışların birkaçının aynı anda merkezinde yer alan devletler olacak.
Türkiye’nin büyük fırsatı tam burada bulunmaktadır.
TÜRKİYE KÖPRÜ OLMAKLA YETİNEMEZ
Türkiye için yıllardır aynı cümleyi kullanıyoruz:
“Türkiye, Asya ile Avrupa arasında köprüdür.” Doğrudur.
Ama artık yeterli değildir. Çünkü köprüden geçilir.
Köprü bazen yalnızca geçiş sağlar.
Türkiye’nin hedefi bundan daha ileri olmalıdır.
TÜRKİYE KÖPRÜ DEĞİL, DÜĞÜM NOKTASI OLMALIDIR.
Enerjinin yalnızca geçtiği değil, depolandığı ve ticaretinin yapıldığı yer.
Yükün yalnızca geçtiği değil, işlendiği ve dağıtıldığı yer.
Verinin yalnızca geçtiği değil, saklandığı ve işlendiği yer.
Teknolojinin yalnızca satın alındığı değil, geliştirildiği yer.
Diplomasinin yalnızca izlendiği değil, üretildiği yer.
İşte stratejik merkez devlet böyle olunur.
Türkiye’nin asıl hedefi kendisini vazgeçilmez hale getiren ağlar kurmaktır.
Bir demiryolu olabilir.
Bir liman ağı olabilir.
Bir enerji hattı olabilir.
Bir veri kablosu olabilir.
Bir savunma sistemi olabilir.
Bir üniversite ağı olabilir.
Bir finans merkezi olabilir.
Bir diplomatik mekanizma olabilir.
Gerçek güç bazen karşı tarafın sizi sevmesi değildir.
SİZİ YOK SAYAMAMASIDIR.
TÜRKİYE’NİN BÜYÜK HEDEFİ: STRATEJİK VAZGEÇİLMEZLİK
Bir ülkenin büyük güç olabilmesi için dünyanın her alanında birinci olması gerekmez.
Asıl mesele şudur:
Sizin olmadığınız denklem çalışıyor mu?
Karadeniz güvenliği Türkiye olmadan kurulabiliyor mu?
Kafkasya’daki büyük projeler Türkiye hesaba katılmadan sürdürülebiliyor mu?
Türk dünyasının batıya açılan hattı Türkiye olmadan aynı anlamı taşıyor mu?
Avrupa’nın enerji çeşitlendirmesi Türkiye’yi tamamen dışlayarak yapılabilir mi?
Orta Doğu’daki bazı krizler Türkiye’nin katkısı olmadan çözülebilir mi?
Balkanların Avrupa-Asya bağlantısı Türkiye yok sayılarak tasarlanabilir mi?
Türkiye bu soruların giderek daha fazlasında vazgeçilmez hale gelirse stratejik gücü büyür.
Büyük devlet olmak her toplantıya çağrılmak değildir.
SİZ OLMADAN TOPLANTININ SONUÇ ÜRETEMEMESİDİR.
2030’A KADAR ASIL SINAV: STRATEJİK DAYANIKLILIK
Türkiye’nin dışarıda güçlü olabilmesi için içeride dayanıklı olması gerekir. Bu nedenle 2030’a kadar en önemli mesele yeni cepheler açmak değil; mevcut krizlerin Türkiye’ye sıçramasını önlemek, ekonomik kırılganlıkları azaltmak, enerji güvenliğini artırmak, savunma kapasitesini derinleştirmek, teknolojik bağımlılıkları azaltmak ve devletin krizlere dayanma kapasitesini güçlendirmektir.
Çünkü bir ülke dışarıda ancak içerideki direnci kadar bağımsız hareket edebilir.
Savunma sanayiiniz güçlü olabilir.
Ama ekonominiz uzun süreli krize dayanamıyorsa stratejik kapasiteniz sınırlıdır.
Ordunuz güçlü olabilir.
Ama enerji kaynaklarınız tek bir ülkeye bağlıysa diplomatik hareket alanınız daralabilir.
Limanlarınız büyük olabilir.
Ama yüksek katma değerli üretiminiz zayıfsa lojistik avantajınızın önemli kısmını başkaları kullanabilir.
Bu nedenle güçlü Türkiye yalnızca güçlü ordu değildir.
DAYANIKLI DEVLETTİR.
EKONOMİ, MİLLÎ GÜVENLİĞİN ARTIK AYRILMAZ PARÇASIDIR
2030’dan 2040’a giderken Türkiye’nin gerçek savaşlarından biri ekonomik dayanıklılık olacaktır. Çünkü uzun süreli jeopolitik rekabet büyük finansman ister.
Savunma sanayii ister. Enerji yatırımı ister. Bilim ister. Teknoloji ister. Altyapı ister. Nitelikli insan ister.
Bunların tamamı güçlü ekonomi olmadan sürdürülemez. Türkiye’nin hedefi yalnızca büyümek değil;
KRİZLERDE ÇÖKMEYEN BİR EKONOMİ KURMAKTIR.
Yüksek katma değerli üretim. İleri teknoloji ihracatı. Enerji çeşitliliği.
Sağlam finans sistemi. Güçlü sanayi. Yeterli stratejik stok.
Üretken tarım.
İşte bunlar 21. yüzyıl millî güvenliğinin parçalarıdır.
TEKNOLOJİK EGEMENLİK: GELECEĞİN BAĞIMSIZLIK SINIRI
Eskiden bağımsızlığın sınırını asker korurdu. Gelecekte asker yine koruyacak.
Ama yanında başka koruyucular da olacak.
Mühendis.
Yazılımcı
Bilim insanı.
Veri uzmanı
Siber güvenlik uzmanı.
Malzeme mühendisi.
Çip tasarımcısı.
Çünkü yeni dünyada bir ülkenin bağımsızlığı şu sorularla da ölçülecek:
Çipinizi kim üretiyor?
Veriniz nerede tutuluyor?
Yapay zekâ modeliniz kime ait?
Uydu sisteminiz kimin altyapısına bağlı?
Savunma sisteminizdeki kritik yazılımı kim yazdı?
Motorunuz kimin teknolojisi? Kritik sensörünüz nereden geliyor? Türkiye her teknolojiyi üretmek zorunda değildir. Bu mümkün de değildir. Ama bazı teknolojileri üretememek stratejik tehlikedir. Bunun için basit bir test uygulanabilir:
“YARIN BU TEKNOLOJİ BİZE VERİLMEZSE NE OLUR?”
Eğer cevap;
savunmamız aksar,
sanayimiz durur,
iletişim sistemimiz çöker,
enerji altyapımız etkilenir
ise o teknoloji stratejik teknolojidir.
Ve millî kapasite alanıdır.
DİJİTAL VATAN: YENİ EGEMENLİK ALANI
Türkiye Mavi Vatan kavramını konuşuyor. Doğrudur.
Fakat yeni çağda bir başka vatan alanı daha oluşuyor:
DİJİTAL VATAN.
Devlet verisi.
Bankacılık sistemi.
Enerji ağı.
Telekomünikasyon.
Uydu iletişimi.
Bulut sistemleri.
Veri merkezleri.
Yapay zekâ altyapısı.
Kritik yazılımlar.
Bunların tamamı artık millî güvenlik unsurudur.
Gelecekte bir ülkeye saldırmak için tank göndermek şart olmayabilir.
Elektrik şebekesini kilitlemek yeterli olabilir.
Bankacılık sistemini durdurabilirsiniz.
Limanların yazılımını bozabilirsiniz.
Uyduların haberleşmesini kesebilirsiniz.
Veri tabanlarını çökertirsiniz.
Bu nedenle Türkiye’nin siber güvenliği askerî güvenlik kadar stratejik hale gelmektedir.
SAVUNMA SANAYİİNDE YENİ AŞAMA: ÜRÜNDEN EKOSİSTEME
Türkiye’nin savunma alanında ulaşması gereken yeni seviye yalnızca daha fazla platform üretmek değildir.
Tank.
Uçak.
Gemi.
SİHA.
Füze.
Bunların her biri değerlidir.
Ama modern savaş artık sistemlerin savaşıdır.
Bir savaş uçağını;
radardan,
uydudan,
mühimmattan,
elektronik harpten,
veri ağından,
yapay zekâdan,
lojistikten
ve bakım sisteminden ayrı düşünemezsiniz.
Bu nedenle 2040 hedefi:
BAĞIMSIZ SAVUNMA EKOSİSTEMİDİR.
Motor.
Radar.
Sensör.
Elektronik harp.
Uydu.
Yazılım.
Mühimmat.
Yedek parça.
Bakım.
Lojistik.
Ne kadarını kendiniz kontrol ediyorsanız gerçek stratejik serbestliğiniz de o kadar büyür.
KARADENİZ: SAVAŞIN DEĞİL DENGENİN MERKEZİ
Türkiye’nin gelecekteki en hassas coğrafyalarından biri Karadeniz olacaktır.
Rusya.
Ukrayna.
NATO.
Romanya.
Bulgaristan.
Boğazlar.
Enerji.
Deniz yolları.
Tahıl ve ticaret.
Bütün bu başlıklar aynı havzada birleşmektedir.
Türkiye’nin buradaki hedefi bir tarafın ileri karakolu olmak değil;
DENGENİN ANAHTAR ÜLKESİ OLMAKTIR.
Caydırıcılık gerekir.
Deniz gücü gerekir.
Hava savunması gerekir.
İnsansız sistemler gerekir.
Uydu gözetleme gerekir.
Ama aynı zamanda diplomasi ve Montrö dengesi de gerekir.
Çünkü Türkiye açısından en tehlikeli senaryolardan biri Karadeniz’in tamamen büyük güçlerin kontrolsüz askerî rekabet alanına dönüşmesidir.
BALKANLAR: TARİHTEN GELECEĞE GEÇME ZAMANI
Türkiye’nin Balkan politikasında önemli bir zihinsel dönüşüme ihtiyaç vardır.
Balkanlarla bağımız yalnızca tarihî değildir.
Bugünün ve yarının bağıdır.
Bulgaristan.
Yunanistan.
Romanya.
Sırbistan.
Bosna-Hersek.
Kosova.
Kuzey Makedonya.
Arnavutluk.
Balkanlar Türkiye’nin Avrupa’ya açılan stratejik kapısıdır. Burada tarihî miras değerlidir. Kültürel bağlar değerlidir. Ancak gelecek sadece nostaljiyle kurulmaz. Türkiye Balkanlarda; sanayi, lojistik, bankacılık, enerji, üniversite işbirliği, teknoloji yatırımı, ticaret ve yerel kalkınma ortaklıklarını güçlendirmelidir. Yeni Balkan politikasının özü şu olmalıdır:
GEÇMİŞİ HATIRLATAN TÜRKİYE DEĞİL, GELECEĞE ORTAKLIK TEKLİF EDEN TÜRKİYE.
KAFKASYA: TÜRK DÜNYASINA AÇILAN STRATEJİK KAPI
Kafkasya küçük bir coğrafya gibi görünür. Fakat büyük güçlerin kesişme alanıdır.
Türkiye.
Rusya.
İran.
Azerbaycan.
Gürcistan.
Ermenistan.
Hazar.
Orta Asya.
Türkiye açısından Kafkasya’nın en büyük önemi yalnızca güvenlik değildir.
BAĞLANTIDIR.
Türkiye’nin Türk dünyasına fiziki erişiminin kritik halkalarından biri burasıdır. Bu nedenle bölgede; demiryolları, enerji hatları, lojistik, dijital bağlantılar ve siyasi istikrar bir bütün olarak düşünülmelidir. Kafkasya’da asıl soru yalnızca “kim güçlü?” değildir.
Asıl soru: AKIŞI KİM YÖNETİYOR?
TÜRK DÜNYASI: DUYGUDAN STRATEJİYE GEÇİŞ
Türk dünyası Türkiye’nin en önemli uzun vadeli stratejik derinliklerinden biridir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Kültürel kardeşlik çok değerlidir. Ama tek başına ekonomik güç üretmez.
Bu nedenle Türk dünyasının yeni dönemi; ortak demiryolları, enerji bağlantıları, sanayi yatırımları, üniversite ağları, yatırım fonları, savunma işbirlikleri, dijital ödeme sistemleri ve ticaret altyapısı üzerine kurulmalıdır. Güçlü birlik sloganla kurulmaz.
ORTAK ÇIKARLA KURULUR.
Türkiye’nin hedefi Türk dünyasını yönetmek değil; birbirini tamamlayan ülkelerden oluşan güçlü bir stratejik alanın oluşmasına katkı vermek olmalıdır.
ORTA KORİDOR: TREN HATTI DEĞİL, MEDENİYET VE EKONOMİ HATTI
Orta Koridor’u yalnızca Çin’den Avrupa’ya yük taşıyan bir demiryolu güzergâhı olarak görmek büyük hata olur.
Bu koridor; ticaret, enerji, veri, lojistik, üretim, finans ve diplomasi koridoruna dönüşebilir.
Türkiye’nin burada hedefi yalnızca transit ücret almak olmamalıdır.
Yük Türkiye’den geçiyorsa; depolama Türkiye’de yapılmalı.
Sigorta Türkiye’de yapılmalı.
Finans Türkiye’de üretilmeli.
Parça üretimi Türkiye’de yapılmalı.
Lojistik merkezler Türkiye’de büyümeli.
Katma değer Türkiye’de kalmalıdır.
Koridor ülkesi olmak başlangıçtır.
KORİDORU EKONOMİYE DÖNÜŞTÜRMEK STRATEJİDİR.
KALKINMA YOLU: TÜRKİYE’NİN GÜNEY EKSENİ
Türkiye yalnızca doğu-batı hattına bağımlı kalmamalıdır. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye uzanan güney ekseni de büyük önem taşımaktadır. Bu hat doğru planlanırsa; Körfez, Irak, Türkiye ve Avrupa arasında yeni bir ticaret ve lojistik ağı oluşturabilir. Böylece Türkiye tek koridora bağlı değil; birden fazla hattın kesiştiği ülke haline gelir. Stratejik serbestlik zaten burada başlar:
ALTERNATİF ÜRETEBİLMEK.
ORTA DOĞU: KRİZİ SINIRDA TUTMAK, EKONOMİYİ İÇERİ ALMAK
Türkiye’nin en zor jeopolitik çevresi kuşkusuz Orta Doğu’dur.
Suriye.
Irak.
İran.
Körfez.
İsrail-Filistin meselesi.
Terör örgütleri.
Göç.
Enerji.
Su.
Türkiye’nin önümüzdeki dönem stratejisinin temel ilkesi şu olmalıdır:
BÖLGEDEKİ KRİZİ TÜRKİYE’NİN İÇ KRİZİNE DÖNÜŞTÜRMEMEK.
Sınır güvenliği güçlü olmalıdır. Terör tehdidi sınırın ötesinde karşılanmalıdır. Ama aynı zamanda Irak ve Suriye’nin ekonomik yeniden yapılanması Türkiye için fırsata dönüştürülmelidir. Türkiye Orta Doğu’da yalnızca güvenlik aktörü değil; ticaret, enerji, lojistik ve diplomasi merkezi haline gelmelidir.
Çünkü gerçek bölgesel güç kriz çıkarmakla değil;
KRİZ SONRASINDA DÜZEN KURABİLMEKLE ölçülür.
DOĞU AKDENİZ: DENİZİN ALTINDAKİ YENİ JEOPOLİTİK
Doğu Akdeniz sadece doğal gaz meselesi değildir.
Deniz yetki alanları.
Limanlar.
Enerji hatları.
Elektrik kabloları.
Fiber-optik ağlar.
Kıbrıs.
Deniz ticareti.
Askerî üsler.
Bütün bunlar aynı bölgede birleşiyor. Geleceğin Doğu Akdeniz mücadelesi denizin üstünde olduğu kadar altında da yaşanacaktır. Bu nedenle Türkiye’nin deniz stratejisi; donanmayı, enerjiyi, ticareti, veri kablolarını ve liman altyapısını birlikte ele almalıdır.
ENERJİDE ASIL HEDEF: BORU HATTI DEĞİL, KARAR MERKEZİ
Türkiye’nin enerji politikasında büyük fark yaratacak nokta budur. Enerjinin geçtiği ülke olmak başka şeydir. Enerjinin; depolandığı, ticaretinin yapıldığı, dağıtıldığı ve fiyat oluşumunda rol oynadığı ülke olmak başka şeydir.
Türkiye; Karadeniz, Hazar, Azerbaycan, Irak, LNG, yenilenebilir enerji, nükleer enerji ve gelecekte yeni enerji teknolojilerini aynı mimari altında birleştirebilirse çok daha güçlü bir enerji merkezine dönüşebilir. Enerji yalnızca ekonomi değildir.
DIŞ POLİTİKA HAREKET ALANIDIR.
AFRİKA: PAZAR DEĞİL, ORTAK GELECEK ALANI
Afrika’nın önemi önümüzdeki on yıllarda artacaktır.
Genç nüfus.
Şehirleşme.
Enerji ihtiyacı.
Tarım.
Kritik madenler.
Yeni pazarlar.
Limanlar.
Türkiye Afrika’ya yalnızca ihracat pazarı olarak bakmamalıdır.
Ortak fabrikalar.
Ortak tarım projeleri.
Mesleki eğitim.
Sağlık yatırımları.
Enerji.
Savunma.
Altyapı.
Madencilik.
Türkiye’nin kalıcı etkisi mal satmakla değil;
BİRLİKTE ÜRETMEKLE oluşacaktır.
SU VE GIDA: 2040’IN SESSİZ GÜVENLİK KRİZİ
Jeopolitik konuşurken çoğu zaman tankları, uçakları ve füzeleri konuşuyoruz.
Oysa 2040’a doğru bazı ülkeler için en büyük güvenlik tehdidi su olabilir.
Kuraklık.
İklim değişikliği.
Nüfus baskısı.
Şehirleşme.
Tarımda aşırı su kullanımı.
Türkiye su güvenliğini artık çevre politikası olarak değil;
MİLLÎ GÜVENLİK KONUSU
olarak değerlendirmelidir.
Her havza için uzun vadeli plan gerekir. Akıllı sulama gerekir.
Yeraltı suyunun korunması gerekir. Yağmur suyu sistemleri gerekir.
Kuraklığa dayanıklı üretim gerekir. Aynı durum gıda için de geçerlidir.
Tohum.
Gübre.
Yem.
Tarım makineleri.
Depolama.
Soğuk zincir.
Stratejik ürün stoku.
Bunlar savaş çıkmadan önce hazırlanması gereken savunma unsurlarıdır.
KRİTİK MADENLER: TOPRAĞIN ALTINDAN TEKNOLOJİYE
Geleceğin petrolü yalnızca petrol olmayacaktır.
Nadir toprak elementleri.
Lityum.
Bakır.
Grafit.
Nikel.
Bor.
Türkiye bu alanlara yalnızca madencilik gözüyle bakmamalıdır.
Mesele madeni çıkarmak değildir. İşlemektir. Rafine etmektir.
İleri malzemeye dönüştürmektir.
Bataryaya dönüştürmektir.
Elektroniğe dönüştürmektir.
Savunma sanayiine dönüştürmektir.
Asıl zenginlik toprağın altında değildir.
BİLGİNİN İÇİNDEDİR.
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK SERMAYESİ: İNSAN
Bütün stratejilerin sonunda bir noktaya geliyoruz:
İnsan. Mühendisiniz yoksa teknoloji üretemezsiniz.
Bilim insanınız yoksa buluş yapamazsınız.
İyi öğretmeniniz yoksa yeni nesil yetiştiremezsiniz.
Diplomatınız zayıfsa dış politikanız sınırlı kalır.
Teknisyeniniz yoksa fabrikanız durur.
Türkiye’nin en büyük stratejik yatırımı insan sermayesine olmalıdır.
Üniversiteler diploma fabrikası olmaktan çıkmalıdır.
Her üniversitenin bilim kimliği bulunmalıdır.
Trakya’daki üniversite Balkanları çalışmalıdır.
Kars Kafkasya ve Orta Asya’da uzmanlaşmalıdır.
Konya tarım teknolojisinde.
Eskişehir havacılıkta.
Kocaeli ileri sanayi ve malzeme biliminde.
İzmir deniz teknolojilerinde.
Türkiye’nin tamamı bir bilim coğrafyasına dönüşmelidir.
Ben buna; 81 İL – 81 STRATEJİK UZMANLIK modeli diyorum.
Çünkü dünya üniversitesi yalnızca bina büyüklüğüyle olmaz.
BİLGİ ÜRETİP DÜNYAYA SATABİLEN ÜNİVERSİTEYLE OLUR.
TÜRKİYE BEYİN GÖÇÜNÜ DEĞİL, BEYİN ÇEKİMİNİ KONUŞMALI
Bir başka kritik mesele de budur. Türkiye yıllardır beyin göçünü konuşuyor.
Artık soru değişmelidir:
“DÜNYANIN İYİ BEYİNLERİ NEDEN TÜRKİYE’YE GELSİN?”
Bilim insanı.
Mühendis.
Doktor.
Araştırmacı.
Yazılımcı.
Girişimci.
Gelecekte ülkeler yalnızca enerji kaynağı veya maden için yarışmayacak.
Yetenek için de yarışacaklar.
İnsan sermayesini çeken ülke teknoloji üretir.
Teknoloji üreten ülke ekonomi kurar.
Ekonomi kuran ülke diplomasi üretir.
Diplomasi üreten ülke jeopolitik güç kazanır.
STK’LAR, ÜNİVERSİTELER VE DÜŞÜNCE KURULUŞLARI DA GÜÇ UNSURLARIDIR
21.yüzyıl devlet gücü sadece bakanlıklardan oluşmaz.
Üniversiteler.
Düşünce kuruluşları.
STK’lar.
Diaspora.
İş insanları.
Medya.
Kültür kurumları.
Bunların tamamı bir ülkenin yumuşak ve stratejik gücünün parçalarıdır.
Özellikle Balkanlar, Türk dünyası ve diaspora alanlarında Türkiye’nin doğru bilgi üreten, rapor hazırlayan, proje geliştiren ve karar vericileri besleyen kurumlara ihtiyacı vardır.
Bir dernek sadece tabela değildir. Bir üniversite sadece diploma değildir.
Bir düşünce kuruluşu sadece konferans yapan yer değildir. Doğru kullanıldıklarında bunlar;
DEVLETİN BİLGİ RADARLARIDIR.
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK HATASI NE OLABİLİR?
Türkiye’nin önündeki fırsatlar büyük. Ama tehditler de büyük.
En tehlikeli hata kendi gücüne âşık olmaktır.
Kendisini küçümseyen devlet yükselmez.
Ama kendisini olduğundan büyük gören devlet de büyük hata yapar.
Türkiye her cephede aynı anda maksimum güç kullanamaz.
Kaynak sınırlıdır.
Bütçe sınırlıdır.
İnsan sınırlıdır.
Enerji sınırlıdır.
Büyük strateji her yerde olmak değildir.
NEREDE, NE ZAMAN, HANGİ ARAÇLA OLACAĞINI BİLMEKTİR.
Bazı yerde askerî caydırıcılık gerekir.
Bazı yerde ticaret.
Bazı yerde diplomasi.
Bazı yerde eğitim.
Bazı yerde teknoloji.
Bazı yerde sabır.
Bazen geri çekilmek stratejidir.
Bazen beklemek stratejidir.
Bazen konuşmak.
Bazen susmak.
Bazen caydırmak.
Bazen sert güç kullanmak.
Devlet aklı tam olarak budur.
TÜRKİYE’NİN BÜYÜK STRATEJİSİNİN ÖZÜ: STRATEJİK SERBESTLİK
Türkiye ne Batı’dan kopmalıdır ne Doğu’ya teslim olmalıdır.
Ne Rusya’ya aşırı bağımlı hale gelmelidir ne Avrupa’yla bağlarını gereksiz yere zayıflatmalıdır.
Ne Çin’i yok sayabilir ne Amerika’yı.
Türkiye NATO üyesidir.
Avrupa’yla derin ekonomik bağlara sahiptir.
Rusya’yla enerji ve bölgesel ilişkileri vardır.
Çin önemli ekonomik aktördür.
Türk dünyası stratejik derinliktir.
Körfez yatırım ve enerji alanıdır.
Afrika gelecek ortaklığıdır.
Türkiye’nin hedefi bunlardan birini seçmek değildir.
Hedef; HEPSİYLE İLİŞKİ KURABİLEN AMA HİÇBİRİNE KENDİ STRATEJİK SEÇENEKLERİNİ KAYBEDECEK KADAR BAĞLANMAYAN TÜRKİYE’DİR.
Buna stratejik serbestlik denir.
2040’A KADAR KIRMIZI ÇİZGİLER
Türkiye’nin büyük stratejisinin bazı vazgeçilmezleri bulunmalıdır.
Toprak bütünlüğü.
Devletin üniter yapısı.
Boğazlar üzerindeki egemenlik.
Karadeniz’de denge.
Terör koridoruna izin verilmemesi.
Doğu Akdeniz’de dışlanmamak.
Kıbrıs Türklerinin güvenliği.
Kritik savunma teknolojilerinde tek kaynağa bağımlı olmamak.
Enerjide aşırı bağımlılıktan kaçınmak.
Türk dünyasına ulaşan ana hatların açık tutulması.
Kritik veri altyapısının korunması.
Su ve gıda güvenliği.
Ve her şeyin üzerinde;
İNSAN SERMAYESİNİN KAYBEDİLMEMESİ.
TÜRKİYE’NİN 2050 MASASI BUGÜNDEN KURULMALI
Büyük devlet günlük krizlerle yaşayamaz.
Geleceği planlamak zorundadır.
Türkiye’de devlet sisteminin üzerinde sürekli çalışan bir gelecek masası bulunmalıdır.
2050’de nüfusumuz ne olacak?
Şehirlerimiz nasıl yaşayacak?
Su kaynaklarımız yeterli olacak mı?
Hangi enerji teknolojisi kullanılacak?
Hangi meslekler yok olacak?
Hangi yeni meslekler ortaya çıkacak?
Yapay zekâ devlet yönetimini nasıl değiştirecek?
Savaş teknolojisi nasıl dönüşecek?
Türkiye hangi stratejik madenlere ihtiyaç duyacak?
Hangi koridorlar değer kazanacak?
Hangi limanlar kritik hale gelecek?
Hangi bölgelerde yeni göç baskıları oluşacak?
Bu sorular sadece üniversitelerde tartışılmamalıdır.
DEVLETİN MASASINDA OLMALIDIR.
Çünkü gelecek tahmin edilmez.
GELECEĞE HAZIRLANILIR.
2030 BİR SON DEĞİL, 2040’A AÇILAN EŞİKTİR
2030 mistik bir tarih değildir.
Ama bugünkü yatırımların sonuçlarının görünmeye başlayacağı önemli bir eşiktir.
Savunma sanayii.
Enerji.
Karadeniz.
Balkanlar.
Kafkasya.
Türk dünyası.
Orta Koridor.
Kalkınma Yolu.
Afrika.
Yapay zekâ.
Siber güvenlik.
Nükleer enerji.
Su.
Tarım.
Üniversiteler.
Bunların tamamında bugünkü kararların gerçek sonucu 2030’dan sonra daha net ortaya çıkacaktır.
Bu nedenle 2030’a hazırlanmak aslında 2040’a hazırlanmak demektir.
TÜRKİYE’NİN 2040 FORMÜLÜ
Türkiye’nin geleceğini tek cümlede özetlemeye çalışırsak formül şudur:
KENDİ İÇİNDE DAYANIKLI,
YAKIN ÇEVRESİNDE CAYDIRICI,
KARADENİZ’DE DENGE KURUCU,
BALKANLARDA KALICI,
KAFKASYA’DA BAĞLAYICI,
TÜRK DÜNYASINDA BÜTÜNLEŞTİRİCİ,
ORTA DOĞU’DA KRİZ YÖNETİCİSİ,
AFRİKA’DA ORTAK,
ENERJİDE MERKEZ,
TEKNOLOJİDE ÜRETİCİ,
KÜRESEL SİSTEMDE İSE VAZGEÇİLMEZ TÜRKİYE.
HARİTAYA DEĞİL, KAPASİTEYE BAKIN
Türkiye’nin geleceğini anlamak isteyenler yalnızca siyasi haritaya bakmamalıdır.
Boğazlara bakmalıdır.
Limanlara bakmalıdır.
Demiryollarına bakmalıdır.
Tersanelere bakmalıdır.
Enerji depolarına bakmalıdır.
Doğal gaz hatlarına bakmalıdır.
Veri merkezlerine bakmalıdır.
Uydu sistemlerine bakmalıdır.
Savunma fabrikalarına bakmalıdır.
Teknoparklara bakmalıdır.
Üniversitelere bakmalıdır.
Tarım havzalarına bakmalıdır.
Su kaynaklarına bakmalıdır.
Gençlerin eğitimine bakmalıdır.
Çünkü devletin geleceği çoğu zaman verdiği demeçlerde değil;
YAPTIĞI HAZIRLIKLARDA GİZLİDİR.
Ben Türkiye’nin siyasi sınırlarının değişeceğine dair kehanet yazmıyorum.
Böyle bir iddia stratejik analiz değildir.
Ben başka bir haritadan söz ediyorum.
Türkiye’nin;
ekonomik haritasından,
teknolojik haritasından,
diplomatik haritasından,
enerji haritasından,
lojistik haritasından,
bilim haritasından,
kültürel etki haritasından.
Asıl mesele şudur:
TÜRKİYE’NİN BAYRAĞI NEREDE DALGALANIYOR?
sorusundan sonra artık şunu da sormak zorundayız:
TÜRKİYE’NİN SÖZÜ NEREYE KADAR ULAŞIYOR?
Türkiye’nin 2040’taki büyüklüğü yalnızca bütçesiyle veya ordusuyla ölçülmeyecek.
Türkiye olmadan hangi denklemlerin kurulamadığıyla ölçülecek.
İşte bu yüzden geleceğin Türkiye’si için benim temel cümlem şudur:
SINIRLARINI DEĞİL ETKİSİNİ,
TOPRAĞINI DEĞİL BAĞLANTILARINI,
SLOGANLARINI DEĞİL KAPASİTESİNİ,
CEPHELERİNİ DEĞİL STRATEJİK SEÇENEKLERİNİ BÜYÜTEN BİR TÜRKİYE.
2040’ın güçlü Türkiye’si böyle kurulabilir.
Daha fazla iddiayla değil;
DAHA FAZLA BİLGİYLE.
Daha fazla sloganla değil;
DAHA FAZLA ÜRETİMLE.
Daha fazla cepheyle değil;
DAHA FAZLA STRATEJİK AKILLA.
Ve en önemlisi;
gelecek geldiğinde şaşıran değil,
GELECEK GELMEDEN HAZIRLANAN BİR DEVLETLE.
Çünkü büyük milletler yalnızca tarih yazmaz.
GELECEĞİ DE PLANLAR.

