DÜNYA, TÜRK DERİN AKLINI YENİ YENİ GÖRMEYE BAŞLADI!
Libya’dan Akdeniz’e, Akdeniz’den Afrika’ya: Yedi Yıllık Stratejik Sabır, Mavi Vatan ve Türkiye’nin Değişen Jeopolitik Konumu
Rafet ULUTÜRK – BULTÜRK Genel Başkanı
21 Ekim 2026 | Stratejik Bakış
Bir milletin büyüklüğü yalnızca sahip olduğu topraklarla, ordusunun gücüyle veya ekonomik zenginliğiyle ölçülmez. Bir milletin gerçek büyüklüğü, tarihini ne kadar iyi okuduğuyla, coğrafyasını ne kadar doğru değerlendirdiğiyle ve geleceğini ne kadar uzağı düşünerek planladığıyla anlaşılır.
Bazı devletler günü kurtarmaya çalışır. Bazı devletler önlerine çıkan fırsatları değerlendirir.
Bazı devletler ise gelecekte oluşabilecek dengeleri önceden hesaplayarak uzun vadeli stratejiler geliştirir. Türkiye’nin son yıllarda Akdeniz’de, Afrika’da, Kafkasya’da, Balkanlar’da ve Türk dünyasında yürüttüğü dış politikayı değerlendirirken bu ayrımı dikkate almak gerekir. Çünkü bugün Libya’dan gelen gelişme, yalnızca iki ülke arasında imzalanmış bir deniz yetki alanları anlaşmasının yeniden gündeme gelmesinden ibaret değildir.
Bu gelişme, Türkiye’nin uzun vadeli stratejik düşünme kapasitesinin, diplomatik sürekliliğinin ve Akdeniz’deki değişen jeopolitik dengelerin birlikte değerlendirilmesini gerektiren tarihî bir dönemeçtir.
27 Kasım 2019 tarihinde Türkiye ile Libya arasında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası, yaklaşık yedi yıl sonra yeni bir aşamaya ulaşmıştır.
20 Ekim 2026 tarihinde Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisi, daha önce karşı çıktığı mutabakatı onaylama kararı almış ve Türkiye ile siyasi ilişkilerin kesilmesi yönündeki önceki tutumunu değiştirmiştir.
Ankara’da da bu gelişmenin siyasi ve stratejik sonuçları tartışılmaktadır. Burada önemli bir hukuki ayrıntıyı belirtelim: Türkiye Büyük Millet Meclisi, 2019 tarihli mutabakatın onaylanmasına ilişkin süreci daha önce tamamlamıştır. Dolayısıyla bugünkü gelişmenin esas yeniliği, Libya’nın doğusundaki siyasi kurumun anlaşmaya yönelik yaklaşımını değiştirmesidir. Bu kararın önemi yalnızca bugünün siyasi manşetlerinde değil, geleceğin Akdeniz haritasında aranmalıdır. Çünkü devletlerin gerçek gücü, attıkları imzaların sayısında değil, o imzaları kalıcı stratejik kazanımlara dönüştürebilme kabiliyetinde ortaya çıkar.
Yedi Yıllık Sabır: Devlet Aklı Günü Değil, Geleceği Hesaplar
2019 yılında Türkiye ile Libya arasında imzalanan mutabakat, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanları tartışmalarında önemli bir gelişmeydi. Türkiye, Libya ile yaptığı anlaşmayla kendi deniz yetki alanlarına ilişkin hukuki ve coğrafi tezlerini karşılıklı bir mutabakat çerçevesine taşıdı.
Ancak o dönemde Libya siyasi bakımdan bölünmüş durumdaydı. Trablus merkezli yönetim Türkiye ile anlaşmayı imzalarken, ülkenin doğusundaki Temsilciler Meclisi anlaşmaya karşı çıktı.
Siyasi ilişkiler gerildi. Bölgesel dengeler değişti. Doğu Akdeniz’deki rekabet daha da görünür hâle geldi.
Fakat yıllar içerisinde diplomatik temaslar sürdü, Libya’nın doğusundaki aktörlerle Türkiye arasındaki ilişkiler gelişti ve tarafların çıkar hesapları yeniden şekillendi.
Yedi yıl sonra ortaya çıkan karar, bize devlet yönetiminin en önemli ilkelerinden birini hatırlatıyor:
Devlet aklı, bugünün şartlarıyla sınırlı düşünmemektir.
Çünkü hükümetler değişir. Liderler değişir. Siyasi ittifaklar değişir.
Fakat coğrafya kolay kolay değişmez. Denizler yerinde durur. Ticaret yolları önemini korur.
Ülkelerin güvenlik ve kalkınma ihtiyaçları devam eder.
Bu nedenle güçlü bir dış politika yalnızca bugünkü dostluklara veya karşıtlıklara dayanamaz.
Uzun vadeli çıkarları gözetmek, gerektiğinde farklı aktörlerle görüşebilmek ve değişen şartlara uyum sağlayabilmek zorundadır. Libya’daki gelişme, bu açıdan üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir örnektir.
Dünya Türk Derin Aklını Yeni Yeni Görmeye Başladı
Burada daha büyük bir meseleye geliyoruz. Türk devlet geleneğinin tarihî birikimi ve Türkiye’nin uzun vadeli stratejik planlama kabiliyeti, uluslararası ilişkilerde yeniden tartışılması gereken önemli konulardır.
Ben buna Türk derin aklı diyorum.
Ancak bu kavramı gizli merkezler, görünmeyen güçler veya her gelişmeyi önceden planlayan esrarengiz yapılar şeklinde anlamamak gerekir. Türk derin aklı; tarihî hafızadır. Devlet kurumlarının birikimidir. Diplomatik tecrübedir. Coğrafyayı doğru okuyabilme yeteneğidir. Krizlere hazırlıklı olmaktır. Gerektiğinde sabretmek, gerektiğinde müzakere etmek ve gerektiğinde yeni stratejiler geliştirebilmektir. Türk tarihi, farklı dönemlerde ortaya çıkan devletlerin başarıları kadar hatalarından da ders çıkarılabilecek geniş bir tecrübe alanıdır. Orta Asya’dan Anadolu’ya, Selçuklulardan Osmanlı’ya ve Türkiye Cumhuriyeti’ne uzanan tarihî süreçte, değişen coğrafi ve siyasi şartlar karşısında farklı yönetim anlayışları gelişmiştir. Bu tarihî mirasın bugüne verebileceği en önemli derslerden biri şudur:
Bir devletin gücü yalnızca sahip olduğu kuvvette değil, o kuvveti ne zaman, nerede ve hangi amaçla kullanacağını bilmesindedir.
Libya ile yapılan anlaşmanın yedi yıl sonra yeniden siyasi kabul görmesi, uzun vadeli diplomatik ilişkilerin önemini göstermektedir. Ancak bu sonucu tek bir ülkenin önceden tasarladığı kusursuz bir plan olarak değerlendirmek de doğru olmaz. Libya’nın kendi çıkarları, siyasi bölünmüşlüğü, ekonomik beklentileri ve bölgesel gelişmeler de bu dönüşümde rol oynamaktadır. Gerçek stratejik akıl, bütün olayları kontrol ettiğini iddia etmek değildir. Değişen olaylar karşısında doğru değerlendirmeler yapabilmek ve yeni imkânlar oluşturabilmektir.
İşte Türk derin aklının gelecekteki değeri de burada aranmalıdır.
Akdeniz Türk Gölü mü Oluyor? Tarihî Hafızadan Çağdaş Stratejiye
Akdeniz, Türk tarihinin önemli denizcilik mücadelelerine sahne olmuş bir coğrafyadır. Osmanlı Devleti özellikle 16. yüzyılda Akdeniz’de güçlü bir deniz varlığı oluşturmuş, Kuzey Afrika kıyılarında önemli siyasi ve askerî ilişkiler geliştirmiştir. Barbaros Hayreddin Paşa’nın 1538 yılında kazandığı Preveze Deniz Zaferi, bu tarihî dönemin en önemli sembollerinden biridir. O dönemde denizlerdeki güç, büyük ölçüde donanmaların hareket kabiliyeti, limanların kontrolü ve ticaret yollarının güvenliğiyle bağlantılıydı.
Bugün ise dünya değişmiştir. Akdeniz’de bağımsız devletler, uluslararası hukuk düzeni, enerji şirketleri, küresel ticaret ağları ve çok taraflı güvenlik ilişkileri bulunmaktadır. Dolayısıyla Akdeniz’in tamamının herhangi bir devletin egemenliğine girmesi gerçekçi bir değerlendirme değildir.
Fakat “Akdeniz yeniden Türk gölü oluyor” ifadesinin arkasındaki tarihî hafızayı, Türkiye’nin artan denizcilik kapasitesi ve bölgesel etkinliği üzerinden değerlendirebiliriz.
Çünkü çağımızda bir denizde güçlü olmak yalnızca savaş gemilerine sahip olmak değildir. Güçlü limanlar kurabilmektir. Deniz ticaretinde söz sahibi olabilmektir. Enerji teknolojileri geliştirebilmektir. Deniz hukuku alanında bilimsel ve diplomatik kapasite oluşturabilmektir. Komşu ülkelerle karşılıklı çıkarlar temelinde iş birliği yapabilmektir.
Geçmişin Akdeniz anlayışında donanmaların gücü belirleyiciydi. Geleceğin Akdeniz’inde ise donanma, diplomasi, bilim, teknoloji ve ekonomi birlikte önem taşıyacaktır.
Türkiye’nin önündeki stratejik mesele, tarihî hatıraları bugünün koşullarına uygun, somut ve sürdürülebilir hedeflere dönüştürebilmektir.
Libya Sadece Bir Ülke Değil, Afrika’ya Açılan Stratejik Bir Kapıdır
Libya’nın Türkiye açısından önemi yalnızca deniz yetki alanlarıyla sınırlı değildir.
Libya, Kuzey Afrika’da önemli enerji kaynaklarına sahip, Akdeniz kıyısında geniş bir coğrafyaya yayılan ve yeniden yapılanma ihtiyacı bulunan bir ülkedir. Türkiye ise inşaat, mühendislik, sağlık, sanayi, ulaştırma ve savunma teknolojileri alanlarında çeşitli üretim ve hizmet kapasitelerine sahiptir.
Bu iki ülkenin ekonomik yapıları arasında tamamlayıcı iş birliği alanları bulunmaktadır.
Özellikle Libya’nın yeniden imarı, liman altyapısının geliştirilmesi, enerji tesislerinin modernizasyonu, sağlık ve eğitim hizmetlerinin güçlendirilmesi gibi konular uzun vadeli ortaklıklar için değerlendirilebilir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir gerçek vardır:
Libya, yıllardır siyasi bölünmüşlük ve güvenlik sorunları yaşamaktadır.
Dolayısıyla ekonomik fırsatların kalıcı yatırımlara dönüşebilmesi için hukuki güvenceye, siyasi istikrara ve güvenli ticaret ortamına ihtiyaç vardır. Türkiye-Libya ilişkileri yalnızca enerji ve güvenlik alanlarında değil, iki toplumun hayatına doğrudan dokunan projelerde de gelişebilir.
Üniversiteler arasında iş birliği kurulabilir. Mesleki eğitim programları geliştirilebilir.
Sağlık altyapısı desteklenebilir. Limanlar arasında ticaret bağlantıları artırılabilir.
Bu tür ilişkiler, siyasi şartlar değişse bile toplumlar arasında kalıcı bağlar oluşturabilir.
Bir ülkenin başka bir coğrafyadaki gerçek etkisi, yalnızca askerî varlığıyla değil, orada üretebildiği güven, kalkınma ve karşılıklı faydayla da ölçülür.
Mavi Vatan: Denizlerdeki Haklardan Gelecek Nesillerin Refahına
Mavi Vatan kavramı, Türkiye’nin deniz yetki alanlarına ilişkin hak ve çıkarlarının korunmasıyla bağlantılı stratejik bir yaklaşımdır. Ancak bu kavramı yalnızca askerî güvenlik veya deniz sınırları üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. Denizlerde uzun vadeli etkinlik, bilimsel araştırmalardan ticarete, enerji teknolojilerinden diplomasiye kadar uzanan kapsamlı bir kapasite gerektirir. Türkiye’nin güçlü bir denizcilik ülkesi olması için tersanelerini geliştirmesi, araştırma gemilerine yatırım yapması, deniz hukuku uzmanları yetiştirmesi, limanlarını modernleştirmesi ve deniz ticaret filosunun rekabet gücünü artırması önemlidir. Bugün Akdeniz’de konuşulan petrol ve doğal gaz kaynakları geleceğin ekonomik fırsatları arasında bulunabilir. Ancak bir bölgede enerji arama hakkına sahip olmak, mutlaka ticari olarak çıkarılabilir bir rezerv bulunduğu anlamına gelmez.
Enerji aramalarının ekonomik değere dönüşebilmesi için bilimsel veri, teknoloji, yatırım ve uygun piyasa şartları gerekir. Dolayısıyla Türkiye’nin denizcilik stratejisi yalnızca enerji keşiflerine dayanmamalıdır. Deniz taşımacılığı, lojistik, balıkçılık, deniz turizmi, yenilenebilir enerji ve su altı teknolojileri de aynı derecede dikkate alınmalıdır.
Mavi Vatan’ın gelecek nesiller açısından anlamı, denizlerdeki hakların korunması kadar, bu hakların ekonomik refaha ve bilimsel gelişmeye dönüştürülebilmesidir.
Akdeniz’deki Mücadele Sadece Petrol ve Doğal Gaz Mücadelesi Değildir
Akdeniz’i anlamak isteyen herkes önce dünya ticaret haritasına bakmalıdır. Cebelitarık Boğazı, Süveyş Kanalı, Doğu Akdeniz limanları ve Türk Boğazları, birbirine bağlı uluslararası deniz taşımacılığı sisteminin önemli parçalarıdır. Akdeniz’de yaşanabilecek bir güvenlik krizi yalnızca kıyıdaş devletleri değil, küresel ticareti de etkileyebilir.
Bu nedenle Akdeniz’deki rekabetin enerji kadar ulaştırma ve lojistik boyutu da bulunmaktadır.
Türkiye’nin güney kıyılarındaki limanları, sanayi merkezleri ve ulaştırma altyapısı, Kuzey Afrika ile geliştirilebilecek ticari ilişkiler açısından önemlidir. Mersin’den Trablus’a, İzmir’den Bingazi’ye, İstanbul’dan Kuzey Afrika limanlarına uzanan ticaret bağlantıları, uygun ekonomik ve güvenlik şartları altında daha fazla geliştirilebilir. Bu bağlantıların güçlenmesi yalnızca büyük şirketleri değil, ihracatçıları, nakliyecileri, liman çalışanlarını ve küçük işletmeleri de etkileyebilir. Burada stratejik açıdan önemli olan, denizleri yalnızca askerî hareket alanı olarak değil, üretim ve ticaretin taşıyıcısı olarak görmektir. Çünkü savaş gemileri güvenliğin bir parçasıdır. Ticaret gemileri ise ekonomik hayatın sürekliliğini sağlar. Güçlü bir denizcilik ülkesi, bu iki alan arasında sağlıklı bir denge kurabilmelidir.
Ankara, Trablus ve Bingazi: Diplomatik Köprülerin Önemi
Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisinin tutum değiştirmesi, Türkiye’nin Libya’daki farklı siyasi aktörlerle geliştirdiği ilişkiler açısından dikkat çekicidir. Libya’nın siyasi bölünmüşlüğü, uzun yıllardır ülkenin dış ilişkilerini ve ekonomik gelişimini etkilemektedir. Bu şartlarda Türkiye’nin hem Trablus hem de Bingazi ile iletişim kurabilmesi, farklı siyasi merkezlerle ilişkilerini geliştirmesi bakımından önem taşımaktadır.
Ancak Libya’nın geleceği hakkında nihai karar verme hakkı Libya halkına aittir.
Türkiye açısından uzun vadeli hedef, Libya’nın egemenliğine saygı gösteren ve ülkenin istikrarına katkıda bulunabilecek karşılıklı iş birlikleri geliştirmek olmalıdır.
Çünkü Libya’daki siyasi istikrarsızlığın devam etmesi, deniz güvenliğini, enerji yatırımlarını ve ticaret ilişkilerini olumsuz etkileyebilir. Buna karşılık ülkede kalıcı siyasi uzlaşmanın sağlanması, Akdeniz’in güney kıyılarında daha öngörülebilir bir ekonomik ortam oluşturabilir. Diplomasinin gerçek başarısı, yalnızca anlaşmaların imzalanmasında değil, anlaşmaların sürdürülebilir ilişkiler meydana getirmesinde ortaya çıkar.
Yunanistan, Mısır ve Avrupa: Akdeniz’de Hukuki ve Diplomatik Denge
Türkiye-Libya mutabakatının önemini değerlendirirken bölgedeki diğer devletlerin itirazlarını da göz ardı edemeyiz. Yunanistan, anlaşmanın deniz yetki alanlarına ilişkin kendi haklarını ihlal ettiğini savunmaktadır. Türkiye ise deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında coğrafi koşulların ve hakkaniyet ilkelerinin dikkate alınması gerektiğini belirtmektedir. Mısır ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de anlaşmaya ilişkin itirazları bulunmaktadır. Dolayısıyla Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisinin onayı, üçüncü ülkelerle yaşanan deniz sınırı anlaşmazlıklarını kendiliğinden ortadan kaldırmamaktadır. Burada Türkiye açısından önemli bir diplomatik sınav bulunmaktadır.
Bir yandan kendi hukuki tezlerini savunmak, diğer yandan bölgedeki gerilimleri yönetebilecek iletişim kanallarını açık tutmak gerekmektedir. Çünkü sürekli çatışma ihtimali, enerji yatırımlarının maliyetini artırabilir, deniz ticaretini zorlaştırabilir ve bölgesel istikrarı olumsuz etkileyebilir. Akdeniz’deki anlaşmazlıkların uluslararası hukuk, müzakere ve karşılıklı kabul edilebilir çözümler çerçevesinde ele alınması, kıyıdaş ülkelerin tamamı açısından önemlidir.
Güçlü diplomasi, hak iddialarını savunurken barışın imkânlarını da koruyabilmektir.
Türk Derin Aklının Asıl Sınavı: 2050 Yılının Dünyasını Bugünden Okumak
Bugün Libya’daki gelişmeyi konuşuyoruz.
Fakat asıl düşünmemiz gereken, Türkiye’nin 2050 yılında nasıl bir denizcilik ülkesi olacağıdır.
Önümüzdeki yıllarda dünya enerji sistemi değişebilir. Yeni ulaştırma koridorları gelişebilir.
Yapay zekâ ve insansız deniz araçları deniz güvenliğinde daha fazla rol oynayabilir.
Deniz altı kabloları ve dijital altyapılar stratejik önemlerini artırabilir.
İklim değişikliği, Akdeniz kıyılarındaki şehirleri ve ekonomik faaliyetleri daha fazla etkileyebilir.
Bu nedenle Türkiye’nin uzun vadeli Akdeniz politikasında yalnızca bugünün enerji ve güvenlik meseleleri değil, geleceğin teknolojik ve çevresel ihtiyaçları da bulunmalıdır.
Üniversitelerimizde deniz bilimleri araştırmaları geliştirilmelidir.
Deniz hukuku alanında uzman insan kaynağı güçlendirilmelidir.
Tersanelerimizin teknolojik dönüşümü desteklenmelidir.
Limanlarımızın uluslararası rekabet gücü artırılmalıdır.
Akdeniz ülkeleriyle çevre, bilim ve ticaret alanlarında ortak projeler geliştirilmelidir.
İşte stratejik derinlik, bu uzun vadeli hazırlıklarla anlam kazanır. Bir devletin geleceğini yalnızca bugünkü yöneticileri değil, yetiştirdiği bilim insanları, mühendisleri, diplomatları, girişimcileri ve eğitim kurumları da belirler.
Türk derin aklı, gelecek nesillere yalnızca güçlü bir devlet değil, güçlü kurumlar ve sürdürülebilir bir kalkınma zemini bırakabilme iradesiyle ölçülmelidir.
Akdeniz’den Türk Dünyasına: Coğrafyalar Arasında Stratejik Bağlantılar
Türkiye’nin Akdeniz’deki konumu, diğer bölgesel ilişkilerinden tamamen bağımsız değildir.
Karadeniz güvenliği, Kafkasya’daki ulaştırma bağlantıları, Balkanlar’daki ekonomik ilişkiler ve Türk devletleri arasındaki iş birliği, Türkiye’nin daha geniş dış politika gündeminin parçalarıdır.
Ancak bu coğrafyaların her birinin kendine özgü siyasi, ekonomik ve güvenlik şartları bulunmaktadır. Bu nedenle bütün bölgeleri tek bir stratejik planın otomatik parçaları olarak görmek yerine, aralarındaki gerçek bağlantıları dikkatle değerlendirmek gerekir. Türkiye, coğrafi konumunun sağladığı imkânları kullanarak Avrupa, Asya ve Afrika arasındaki ekonomik ilişkilerde önemli roller üstlenebilir. Fakat bu rolün kalıcı olabilmesi, uluslararası güvene, ekonomik rekabet gücüne ve diplomatik öngörülebilirliğe bağlıdır.
Balkanlar’da kültürel bağlar ve ekonomik ilişkiler, Kafkasya’da ulaştırma ve güvenlik meseleleri, Türk dünyasında eğitim ve ticaret iş birlikleri, Akdeniz’de ise deniz yetki alanları ve enerji güvenliği farklı araçlar gerektirir. Stratejik akıl, bu farklılıkları görerek hareket edebilmektir.
Coğrafya bir ülkeye fırsatlar sunar. Fakat o fırsatları kalıcı kazanımlara dönüştüren şey, kurumların niteliği ve izlenen politikaların tutarlılığıdır.
Devletler Yalnızca Sınırlarını Değil, Geleceklerini de Korumalıdır
Bir ülkenin savunulması, yalnızca askerî sınırlarının korunmasından ibaret değildir.
Ekonomik bağımsızlığının güçlendirilmesi, bilimsel kapasitesinin geliştirilmesi, vatandaşlarının refahının artırılması ve uluslararası ilişkilerde güvenilirliğinin korunması da devlet güvenliğinin parçalarıdır. Türkiye’nin Libya ile ilişkileri bu geniş çerçevede ele alınmalıdır. Deniz yetki alanları mutabakatı hukuki ve diplomatik bir temel oluştururken ekonomik iş birlikleri, eğitim projeleri ve teknoloji yatırımları bu ilişkinin toplumsal boyutunu güçlendirebilir.
Ancak dış politikadaki her gelişmeyi kesin bir zafer veya kesin bir yenilgi olarak değerlendirmek yerine, sonuçlarını zaman içerisinde ölçmek gerekir. Bugün önemli görünen bir anlaşmanın gerçek değeri, yıllar sonra ortaya çıkan ekonomik, hukuki ve diplomatik sonuçlarla daha iyi anlaşılacaktır.
Bu nedenle devlet aklı, başarıları değerlendirebildiği kadar eksiklikleri de görebilmelidir.
Çünkü eleştiriye kapalı bir strateji zamanla kendi hatalarını büyütebilir.
Oysa güçlü kurumlar, değişen şartlara uyum sağlayabilen kurumlardır.
Türkiye’nin Akdeniz’deki Geleceği İçin Stratejik Yol Haritası
Libya’daki gelişme, Türkiye açısından yeni imkânların değerlendirilmesini gündeme getirmektedir.
Bu çerçevede uzun vadeli bir Akdeniz politikasının birkaç temel hedef üzerinde yoğunlaşması mümkündür.
Birincisi, hukuki ve diplomatik sürekliliktir. Deniz yetki alanlarına ilişkin çalışmalar bilimsel verilerle desteklenmeli, bölgesel anlaşmazlıklarda müzakere kanalları korunmalıdır.
İkincisi, ekonomik derinliktir. Libya ile ticaret, ulaştırma, enerji, sağlık ve altyapı alanlarındaki iş birliği fırsatları somut projeler üzerinden değerlendirilmelidir.
Üçüncüsü, teknolojik kapasitedir. Deniz araştırmaları, gemi inşası, insansız sistemler ve su altı teknolojilerinde uzun vadeli yatırımlar önemsenmelidir.
Dördüncüsü, insan kaynağıdır. Denizcilik alanında eğitim veren kurumların, araştırma merkezlerinin ve üniversitelerin kapasiteleri geliştirilmelidir.
Beşincisi, bölgesel istikrardır. Akdeniz’deki anlaşmazlıkların çatışmaya dönüşmesini önleyen, ticaret ve güvenlik iş birliğini destekleyen diplomatik mekanizmalar güçlendirilmelidir.
Böyle bir yaklaşım, tek bir anlaşmanın ötesine geçen kapsamlı bir denizcilik vizyonunun oluşmasına katkıda bulunabilir.
TÜRK DERİN AKLI, GELECEĞİ GÖREBİLME VE İNŞA EDEBİLME KABİLİYETİDİR
Yedi yıl önce bir anlaşma imzalandı. O anlaşma etrafında siyasi tartışmalar yaşandı.
Libya’da farklı yönetim merkezleri farklı tutumlar benimsedi. Bölgesel ilişkiler değişti. Ve 2026 yılında Libya’nın doğusundaki Temsilciler Meclisinin aldığı karar, anlaşmayı yeniden uluslararası gündemin önemli başlıklarından biri hâline getirdi. Bugün bu gelişmeden çıkarılabilecek en önemli ders, devletler arası ilişkilerde sabrın, diplomatik sürekliliğin ve değişen şartlara uyum sağlayabilmenin önemidir. Dünya, Türkiye’nin uzun vadeli stratejik kapasitesini yeni gelişmeler ışığında değerlendirmeye devam edecektir. Ancak bizim için daha önemli olan soru şudur: Türkiye, bugün sahip olduğu imkânları gelecek nesiller için ne kadar kalıcı değere dönüştürebilecektir? Çünkü büyük devlet olmanın anlamı yalnızca güçlü görünmek değildir. Güvenilir olmaktır. Üretken olmaktır. Bilim geliştirmektir. Kendi haklarını savunurken uluslararası ilişkilerde sorumluluk üstlenebilmektir. Ve en önemlisi, kendisinden sonra gelecek nesillere daha güçlü kurumlar ve daha yaşanabilir bir ülke bırakabilmektir. Akdeniz, geçmişte büyük imparatorlukların mücadele alanıydı. Bugün ise enerji, ticaret, güvenlik ve diplomasi açısından çok sayıda ülkenin ortak geleceğini etkileyen bir coğrafyadır. Türkiye’nin bu denizdeki geleceğini yalnızca tarihî hatıralar değil, bugün aldığı kararlar ve yarın gerçekleştireceği yatırımlar belirleyecektir.
Türk derin aklının gerçek büyüklüğü, dünyaya ne kadar güçlü göründüğünde değil; milletine ne kadar güvenli, müreffeh ve onurlu bir gelecek hazırlayabildiğinde ortaya çıkacaktır.
Çünkü unutmayalım: Denizlerin üzerinde dalgalar değişir. Rüzgârların yönü değişir.
Limanların önemi, ticaret yollarının rotası ve devletler arasındaki dengeler değişir. Fakat geleceği okuyabilen, bilim üreten, sabırla çalışan ve kurumlarını güçlendiren milletler değişimin yalnızca seyircisi olmak zorunda değildir.
Tarih yalnızca geçmişte ne yaptığımızı değil, geleceğe ne bıraktığımızı da yazacaktır.
Ve belki de bugün Libya’dan gelen gelişmenin bize hatırlattığı en önemli gerçek budur:
Bir milletin geleceği, yalnızca ufkun ötesini hayal edenlerin değil, o ufka ulaşmak için akılla, sabırla ve sorumlulukla çalışanların ellerinde şekillenir.

