BAĞLAR DİLLE DEĞİL, KALPLE ÖLÇÜLÜR!

Türkiye’deki Soydaşların Bulgarca Bilmemesi Bir Suç Değil, Tarihin ve Göçün Sosyolojik Gerçeğidir

Bir milletin hafızasını dil sınavına sokamazsınız. İnsanların hangi dili konuştuğuna bakarak vatan sevgisini, vatandaşlık sadakatini ve tarihî aidiyetini ölçemezsiniz. Asıl sorgulanması gereken, Türkiye’deki soydaşların neden Bulgarca bilmediği değil, Bulgaristan’ın kendi vatandaşlarıyla arasındaki kültürel ve toplumsal bağları güçlendirmek için bugüne kadar neler yaptığıdır.

Gülten RAYİMOĞLU

Bir Seçim, Bir Soru ve Otuz Yedi Yıllık Hafıza

25 Ekim 2026 Pazar günü gerçekleştirilen Bulgaristan Cumhurbaşkanlığı seçimleri, yalnızca ülkenin siyasi geleceğini değil, Bulgaristan dışında yaşayan yüz binlerce vatandaşın anavatanlarıyla kurduğu ilişkiyi de yeniden gündeme taşıdı. Türkiye’deki sandıklarda oy kullanan Bulgaristan vatandaşları, demokratik haklarını kullanırken bazı medya çevrelerinde dikkat çekici bir tartışma ortaya çıktı: “Türkiye’de yaşayan Bulgaristan vatandaşları neden Bulgarca bilmiyor? Bulgarca konuşamayan bir insan Bulgaristan’ın geleceği hakkında nasıl oy kullanabilir?”

İşte mesele tam da burada başlamaktadır.

Çünkü bu soru yalnızca dil meselesi değildir. Arkasında vatandaşlık, kimlik, tarih, göç, demokrasi ve devletin kendi insanına bakışı bulunmaktadır. Elbette bir gazeteci, Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşlarının dil yeterliliğini araştırabilir. Bu meşru bir sosyolojik konudur. Fakat dil bilmemeyi vatandaşlık hakkını küçümsemenin veya seçmenin meşruiyetini sorgulamanın gerekçesine dönüştürmek bambaşka bir meseledir.

Burada çok açık bir soru sormak gerekiyor:

Bulgaristan, geçmişte kendi topraklarından ayrılmak zorunda kalan insanların çocuklarına Bulgarca öğretmek için ne yaptı da bugün onlardan hesap soruyor? Bir insanı önce tarihî şartlarla ülkesinden uzaklaştırıp sonra onun çocuklarına neden ülkenin dilini konuşmadıklarını sormak, meselenin yalnızca sonucuna bakmaktır.

Oysa devlet aklı, sonuçları yargılamadan önce sebepleri araştırmak zorundadır.

1. Bulgarca Bilmeyen Nesillerin Arkasında Hangi Tarih Var?

Bugün Türkiye’de yaşayan Bulgaristan kökenli ailelerin hikâyesi, yalnızca 1989 yılında başlamadı. 1877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasından 20. yüzyılın çeşitli göç dalgalarına, 1950–1951 göçünden 1968–1978 dönemindeki aile birleşmelerine ve nihayet 1989 Büyük Göçü’ne kadar uzanan uzun bir tarihî süreçten söz ediyoruz.

Her göçün kendine özgü sebepleri vardı. Ancak bu süreçlerin ortak sonucu, ailelerin farklı ülkelerde yeni hayatlar kurmasıydı. Özellikle 1984–1989 yıllarında Bulgaristan Türklerine yönelik zorla isim değiştirme ve kimliklerini baskılama politikaları, toplumsal hafızada derin yaralar bıraktı. İnsanlar kendi isimlerini kullanabilmek, kültürlerini yaşatabilmek ve geleceklerini güven içinde kurabilmek için büyük mücadeleler verdi.

1989 yılında yüz binlerce insan Türkiye’ye geldi. Kimi bir bavulla, kimi küçük çocuğunun elinden tutarak, kimi yıllarca emek verdiği evini geride bırakarak sınırı geçti. Türkiye’ye gelen bu insanlar yalnızca yer değiştirmedi.

Yeni bir hayat kurdu.

Yeni işlere girdi.

Çocuklarını okuttu.

Fabrikalar açtı.

Esnaf oldu, öğretmen oldu, mühendis oldu, doktor oldu.

Ve zamanla onların çocukları, torunları Türkiye’de doğup büyüdü.

Şimdi soruyorum:

Türkiye’de doğmuş, Türk okullarında eğitim görmüş, hayatının tamamını Türkçe konuşulan bir toplumda geçirmiş bir gencin Bulgarca bilmemesi neden şaşırtıcı olsun?

Bu genç, anneannesinin Kırcaali hatıralarını Türkçe dinlemiş olabilir.

Dedesinin Razgrad’daki evini hiç görmemiş olabilir.

Ama ailesinin Bulgaristan’dan geldiğini, köklerinin nerede bulunduğunu ve geçmişte neler yaşandığını biliyor olabilir. Bir dilin sonraki nesillere aktarılamaması, tarihî bağların mutlaka koptuğu anlamına gelmez.

Dil unutulabilir. Fakat aile hafızası, kültür ve köklere duyulan sevgi yaşamaya devam edebilir.

2. Asimilasyonun En Büyük Çelişkisi: Dün Türkçeyi Yasaklayan Anlayış, Bugün Bulgarca Soruyor

Bulgaristan tarihinin en acı dönemlerinden biri, Türk kimliğine yönelik baskıların yoğunlaştığı yıllardı.

İnsanların isimleri değiştirildi. Türkçenin kamusal kullanımına ciddi kısıtlamalar getirildi.

Dinî ve kültürel hayat üzerinde baskılar kuruldu. Bugün ise aradan geçen yılların ardından Türkiye’de yaşayan Bulgaristan vatandaşlarının Bulgarca konuşamaması bazı çevreler tarafından eleştiriliyor.

Burada tarihî bir çelişki vardır. Dün Türkçenin varlığından rahatsız olan zihniyetin devamı niteliğindeki dışlayıcı yaklaşımlar, bugün Bulgarca bilmemeyi bir sadakat ölçüsüne dönüştürmemelidir.

Elbette bugünün bütün Bulgar toplumunu geçmişin yanlışlarından sorumlu tutamayız. Bulgaristan’da bu politikalara karşı çıkan, Türk komşularıyla dayanışma gösteren ve demokratik hakları savunan çok sayıda insan da vardı.

Ancak devletlerin tarihleriyle yüzleşmesi gerekir.

Geçmişin yanlışlarından ders çıkarılmadığında, aynı dışlayıcı düşünceler farklı biçimlerde yeniden ortaya çıkabilir.

Bugün dil üzerinden vatandaşlık sorgulaması yapılması da böyle bir tehlikeyi beraberinde getirir.

Bir insanın ana dilini konuşmasını geçmişte sorun gören anlayışla, bugün başka bir dili bilmemesini vatandaşlık kusuru sayan anlayış arasında ortak bir dışlayıcılık riski vardır.

Demokrasi, bu anlayışların ikisini de reddetmelidir.

3. Vatandaşlık Bir Dil Yarışması Değildir

Bulgaristan Cumhuriyeti’nin vatandaşlık ve seçim mevzuatı, seçimlerde kimlerin oy kullanabileceğini belirler.

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde oy kullanma hakkına sahip bir vatandaşın, oy verebilmek için ayrıca Bulgarca konuşma yeterliliğini kanıtlaması gerektiği yönünde genel bir şart bulunmamaktadır.

Burada önemli bir hukuki ayrımı da belirtmek gerekir: Vatandaşlığın kazanılması veya bazı kamu görevlerine adaylık için öngörülebilen dil ve diğer koşullar, mevcut vatandaşların oy kullanma hakkıyla aynı şey değildir.

Vatandaşlık hukuki bir statüdür. Seçmenlik demokratik bir haktır.

Dil yeterliliği ise eğitim, yaşanılan çevre ve bireysel imkânlarla ilgili bir konudur.

Bu üç kavram birbirine karıştırılmamalıdır. Bulgaristan vatandaşı bir insan Türkiye’de, Almanya’da, İngiltere’de veya Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşıyor olabilir. Çocukları farklı dillerde eğitim görebilir.

Torunları Bulgarcayı yeterince öğrenememiş olabilir. Ancak bu durum, hukuken oy kullanma hakkına sahip bir vatandaşın siyasi tercihinin daha az değerli olduğu anlamına gelmez.

Demokratik devlet, vatandaşlarının birbirine benzediği bir yapı değildir.

Demokratik devlet, farklı hayatlar yaşayan vatandaşlarının eşit haklarla bir arada bulunduğu yapıdır.

Sandık başında vatandaşın aksanına değil, seçmenlik hakkına bakılır.

4. Asıl Soru: Bulgaristan Diasporasına Neden Yeterince Ulaşamıyor?

Şimdi konuyu duygusal tartışmanın ötesine taşıyalım.

Bulgaristan açısından asıl stratejik mesele, Türkiye’deki vatandaşların hangi dili konuştuğu değildir.

Asıl mesele, ülke dışında yaşayan vatandaşlarla kalıcı bağların nasıl kurulacağıdır.

Dünya değişiyor. Nüfus hareketleri hızlanıyor.

Avrupa ülkeleri yaşlanan nüfus, iş gücü ihtiyacı ve nitelikli insan kaynağını koruma sorunlarıyla karşı karşıya bulunuyor. Bulgaristan da nüfus kaybı ve göçün ekonomik sonuçlarıyla mücadele ediyor.

Böyle bir dönemde, Türkiye’de yaşayan Bulgaristan kökenli vatandaşları yalnızca seçim zamanlarında hatırlamak büyük bir stratejik eksikliktir. Bu insanlar Bulgaristan için önemli bir beşerî ve kültürel potansiyel oluşturuyor.

Aralarında iş insanları, akademisyenler, doktorlar, mühendisler, sanatçılar, öğrenciler ve girişimciler bulunuyor.

İki ülkeyi tanıyorlar. İki toplum arasında aile bağları taşıyorlar.

Ticaret, eğitim, turizm ve kültürel iş birliği açısından önemli köprüler kurabilirler.

Fakat bu potansiyelden yararlanmak için insanlara önce saygı göstermek gerekir.

Bir devlet, yurt dışındaki vatandaşlarına sürekli eksikliklerini hatırlatırsa onları kendisine yaklaştırmaz.

Tam tersine, yeni kuşakların uzaklaşmasını hızlandırabilir.

Bulgaristan’ın sorması gereken soru şudur: “Türkiye’deki vatandaşlarımız neden Bulgarca bilmiyor?” değil, “Biz onların Bulgarcayı öğrenebilmesi ve Bulgaristan’la bağlarını sürdürebilmesi için hangi imkânları sunduk?”

İşte gerçek devlet politikası bu soruyla başlar.

5. Dil Bir Baskı Aracı Değil, İki Toplum Arasında Köprü Olmalıdır

Burada yanlış anlaşılmaması gereken önemli bir husus var.

Biz Bulgarcaya karşı değiliz.

Tam tersine, Türkiye’de yaşayan Bulgaristan kökenli gençlerin Bulgarca öğrenmesini değerli buluyoruz.

Çünkü bir dil öğrenmek, yeni bir dünyaya kapı açmaktır.

Bulgarca bilen bir genç, ailesinin geldiği ülkenin tarihini daha iyi araştırabilir.

Bulgaristan’daki akrabalarıyla daha rahat iletişim kurabilir.

Üniversite eğitimi, ticaret ve mesleki ilişkiler bakımından yeni fırsatlar elde edebilir.

Ancak dil öğrenmek başka, dili bir siyasi sadakat testine dönüştürmek başkadır.

Bizim savunduğumuz yaklaşım, gönüllülük ve karşılıklılıktır.

Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşlarına Bulgarca öğrenme fırsatları sunulurken, Bulgaristan’da yaşayan Türk vatandaşların ve Türk toplumunun da ana dillerini, kültürlerini ve kimliklerini yaşatabilmeleri güvence altında olmalıdır. Bulgaristan’daki Türk çocuklarının Türkçeyi geliştirebilmesi ne kadar değerliyse, Türkiye’deki Bulgaristan kökenli gençlerin Bulgarcayı öğrenebilmesi de o kadar değerlidir.

İki dili karşı karşıya getirmek yerine birbirini tamamlayan kültürel imkânlar olarak görmek gerekir. Türkçe ile Bulgarca birbirinin düşmanı değildir. Dilleri çatıştıran, onları siyasi ayrımcılığın aracı hâline getiren zihniyettir.

6. İstanbul’daki Göçmen Dernekleri: Unutulmayan Bir Vatanın Yaşayan Hafızası

İstanbul’un Bayrampaşa, Avcılar, Bahçelievler, Zeytinburnu, Esenyurt ve diğer ilçelerinde yaşayan Bulgaristan kökenli aileler, yıllardır güçlü bir toplumsal dayanışma ağı oluşturmuştur.

Göçmen dernekleri bu hafızanın önemli taşıyıcılarıdır.

Bu kuruluşlar yalnızca kültürel toplantılar düzenlemez.

Ailelerin birbirleriyle bağlarını korumasına yardımcı olur.

Genç kuşaklara geçmişlerini anlatır.

Bulgaristan’daki köylerle, şehirlerle ve akrabalarla ilişkilerin sürdürülmesine katkı sağlar.

İki ülke arasında kültürel diyalog kurulmasına destek verir.

BULTÜRK olarak bizim de temel yaklaşımımız budur.

Bizler geçmişin acılarını unutturmadan geleceğin dostluğunu inşa etmek istiyoruz.

Çünkü Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ilişki yalnızca iki devletin diplomatik ilişkisi değildir.

Bu ilişki aynı zamanda milyonlarca insanın aile tarihine, ortak coğrafyasına ve toplumsal hafızasına dayanır.

Bir insan İstanbul’da doğmuş olabilir.

Bulgarcayı hiç öğrenmemiş olabilir.

Ama dedesinin Kırcaali’deki evini merak ediyorsa, büyükannesinin Şumnu’daki hatıralarını dinliyorsa, Razgrad’daki aile mezarlığını ziyaret etmek istiyorsa o bağ hâlâ yaşamaktadır. O bağı güçlendirmek gerekir. Küçümsemek değil.

7. Bulgaristan İçin Stratejik Yol Haritası: Beş Somut Adım

Dil tartışmasını siyasi suçlamalardan çıkarıp yapıcı bir devlet politikasına dönüştürmek mümkündür.

Bunun için beş temel adım atılmalıdır.

Birincisi: Türkiye’de gönüllü Bulgarca eğitim merkezleri kurulmalıdır.

Bulgaristan’ın ilgili kurumları, Türkiye’deki eğitim makamlarıyla iş birliği içerisinde, gençlerin ve yetişkinlerin katılabileceği uygun dil programlarını desteklemelidir. Çevrim içi eğitim ve yaz kursları da bu çalışmaların parçası olabilir.

İkincisi: Gençlere yönelik Bulgaristan kültür ve tarih programları geliştirilmelidir.

Kırcaali, Şumnu, Razgrad, Silistre, Filibe ve diğer bölgelerle ilgili kültürel ziyaretler, aile köklerini tanıma programları ve üniversiteler arası değişimler desteklenmelidir.

Üçüncüsü: Konsolosluk hizmetleri vatandaş odaklı hâle getirilmelidir.

Vatandaşlık belgeleri, pasaport işlemleri, seçim prosedürleri ve idari başvurular konusunda anlaşılır, erişilebilir ve gerektiğinde Türkçe bilgilendirme imkânları artırılmalıdır.

Dördüncüsü: Türkiye’deki göçmen dernekleri kurumsal muhatap kabul edilmelidir.

Dernekler yalnızca seçim dönemlerinde hatırlanmamalıdır. Kültür, eğitim, ekonomi ve gençlik alanlarında sürekli diyalog mekanizmaları oluşturulmalıdır.

Beşincisi: Bulgaristan’daki Türkçe eğitim ve kültürel haklar güçlendirilmelidir.

Karşılıklı güvenin en sağlam zemini, her iki dilin ve kültürün saygı gördüğü demokratik bir ortamdır.

Bunlar gerçekleştirildiğinde Bulgarca bilmeyen gençler bir sorun olarak değil, yeniden ilişki kurulabilecek vatandaşlar olarak görülecektir.

8. Seçimden Seçime Hatırlanan İnsanlarla Kalıcı Devlet Politikası Kurulamaz

25 Ekim seçimlerinin ardından Bulgaristan, 1 Kasım 2026 Pazar günü yapılacak ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçimine hazırlanıyor.

Bu süreçte Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşları yeniden siyasi tartışmaların merkezine yerleşmiş durumda.

Ancak önemli olan yalnızca kaç kişinin sandığa gittiği değildir.

Önemli olan, seçim bittikten sonra bu insanlarla nasıl bir ilişki kurulacağıdır.

Seçimden önce oy isteyen, seçimden sonra vatandaşlarının sorunlarını unutan bir siyasi anlayış kalıcı güven oluşturamaz. Türkiye’deki vatandaşların karşılaştığı meseleler bellidir:

Uzak sandık merkezleri. Yorucu idari işlemler. Vatandaşlık ve kimlik belgeleriyle ilgili güçlükler.

Bilgiye erişim eksikliği. Genç kuşakların Bulgaristan kurumlarıyla zayıflayan ilişkileri.

Bunlar çözülmeden yalnızca dil üzerinden eleştiri yapmak, gerçek meseleleri görmezden gelmektir.

Bir ülkenin gücü, vatandaşlarının tamamının aynı dili kusursuz konuşmasından değil, farklı şartlarda yaşayan vatandaşlarıyla güçlü bir güven ilişkisi kurabilmesinden doğar.

Cumhurbaşkanlığı makamına talip olan herkesin de bu gerçeği anlaması gerekir.

Cumhurbaşkanı, yalnızca ülke sınırları içinde yaşayanların değil, anayasal düzenin öngördüğü çerçevede bütün vatandaşların haklarını gözetmekle sorumludur. Bu nedenle Türkiye’de yaşayan Bulgaristan vatandaşlarına yönelik dil tartışması, adayların demokrasi anlayışını değerlendirmek bakımından da önemli bir sınavdır.

9. Bir Devletin En Büyük Hatası, Kendi İnsanını Yabancılaştırmasıdır

Bugün Avrupa yeni bir döneme giriyor. Ekonomik rekabet artıyor.

Nüfus dengeleri değişiyor. Göç politikaları sertleşiyor.

Devletler kendi vatandaşlarıyla ve diasporalarıyla ilişkilerini yeniden düzenliyor.

Bu şartlarda Bulgaristan’ın Türkiye’de yaşayan vatandaşlarını dışlayıcı bir söylemle karşı karşıya bırakması, ülkenin uzun vadeli çıkarlarına hizmet etmez.

Tam tersine, iki ülke arasında zaten mevcut olan insanî ve kültürel köprüleri zayıflatma riski taşır.

Türkiye’deki Bulgaristan kökenli gençler, iki ülke arasında yeni bir iş birliği kuşağının temsilcileri olabilir.

Bulgaristan’da yatırım yapabilirler. Üniversitelerde okuyabilirler.

Ticari ortaklıklar kurabilirler. Kültürel projeler geliştirebilirler.

Ailelerinin geldikleri köyleri yeniden ziyaret edebilirler.

Ancak bunun için kendilerini dışlanmış değil, saygı gören bireyler olarak hissetmeleri gerekir.

Devletlerin büyüklüğü yalnızca nüfuslarıyla, ordularıyla veya ekonomik göstergeleriyle ölçülmez.

Bir devletin gerçek büyüklüğü, sınırları dışında yaşayan vatandaşlarının da kendisini o devlete ait hissedebilmesini sağlayabilmesidir. Bu nedenle Bulgaristan’ın geleceğini düşünen herkesin dil tartışmasına dar bir milliyetçilik penceresinden değil, uzun vadeli bir toplumsal bütünleşme ve devlet stratejisi açısından yaklaşması gerekir.

10. Bir Torunun Bilmediği Kelimeler, Dedesinin Yaşadığı Acıları Silmez

Şimdi meselenin en insanî tarafına gelelim.

1989 yılında Bulgaristan’dan Türkiye’ye gelen bir baba düşünün.

Arkasında evini bırakmış.

Tarlasını bırakmış.

Çocukluğunun geçtiği sokakları bırakmış.

Anne ve babasının mezarını bırakmış.

Türkiye’ye geldiğinde belki cebinde çok az parası vardı.

Ama yanında ailesini ve hatıralarını getirmişti.

Yıllarca çalıştı.

Çocuklarını büyüttü.

Onlara yeni bir gelecek hazırladı.

Bugün o çocukların çocukları üniversiteye gidiyor.

Kimi mühendis, kimi doktor, kimi öğretmen olmuş.

Belki Bulgarca bilmiyorlar.

Ama dedelerinin hangi şartlarda göç ettiğini biliyorlar.

Ailelerinin yaşadığı acıları dinlemişler.

Bulgaristan’ın haritadaki yerini yalnızca coğrafya dersinden öğrenmemişler.

Orası onların aile hikâyesinin başladığı yer.

Şimdi bir televizyon ekranından bu gençlere bakıp, “Neden Bulgarca bilmiyorsunuz?” diye hesap soranlara şu soruyu yöneltmek gerekiyor:

Siz hiç bir dedenin torununa memleketini anlatırken gözlerinin dolduğunu gördünüz mü?

Siz hiç yıllar sonra doğduğu köye dönen yaşlı bir insanın, çocukluğunun geçtiği evin önünde sessizce beklediğine şahit oldunuz mu? Siz hiç başka bir ülkede doğmuş bir gencin, ailesinin eski köyünü ilk kez gördüğünde yaşadığı heyecanı anlamaya çalıştınız mı? İşte aidiyet bazen böyle yaşanır.

Bir kelimede değil, bir hatırada. Bir aksanda değil, bir aile hikâyesinde.

Bir dil sınavında değil, bir insanın geçmişine duyduğu saygıda.

11. Bulgar Medyasına Çağrımız: Yargılamak Yerine Araştırın

Buradan Bulgaristan medyasına da açık bir çağrıda bulunmak istiyorum.

Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşlarının dil durumunu gerçekten anlamak istiyorsanız yalnızca seçim sandıklarının önünde mikrofon uzatmayın. Göçmen ailelerin evlerine gidin.

1989 göçünü yaşamış insanlarla konuşun.

Çocuklarının ve torunlarının eğitim hayatını araştırın.

Bulgaristan ile ilişkilerini hangi şartlarda sürdürdüklerini inceleyin.

Bulgarca öğrenmek isteyen gençlerin karşılaştığı engelleri sorun.

Devlet kurumlarının diaspora politikalarını değerlendirin.

Ve en önemlisi, aynı soruyu Bulgaristan’daki yetkililere de yöneltin:

“Ülkeniz dışında yaşayan vatandaşların Bulgarcayı öğrenmesi ve Bulgaristan ile bağlarını koruması için hangi kalıcı politikaları geliştirdiniz?” Gazeteciliğin görevi, yalnızca insanlara soru sormak değildir.

O soruların arkasındaki tarihî, toplumsal ve siyasi gerçekleri de araştırmaktır.

Bir insanın dil eksikliğini haber yapmak kolaydır.

Ama o eksikliğin arkasındaki otuz yedi yıllık göç hikâyesini anlatmak emek ister.

Biz Bulgaristan medyasından işte bu emeği bekliyoruz.

Bulgaristan’ın Geleceği Dışlayarak Değil, Kucaklayarak Kurulur

Türkiye’de yaşayan Bulgaristan vatandaşlarının Bulgarca bilmemesi, ne utanılacak bir durumdur ne de demokratik haklarının sorgulanması için bir gerekçedir. Bu durum, farklı dönemlerde yaşanan göçlerin, ailelerin yeni toplumlara uyum sağlamasının ve kuşaklar boyunca değişen hayat şartlarının bir sonucudur.

Elbette Bulgarca öğrenmek değerlidir.

Elbette gençlerin Bulgaristan’la kültürel bağlarını güçlendirmeleri önemlidir.

Ama bunların yolu suçlamadan değil, eğitimden geçer.

Dışlamadan değil, diyalogdan geçer.

Küçümsemeden değil, karşılıklı saygıdan geçer.

Bulgaristan artık geçmişin yanlışlarından ders çıkararak bütün vatandaşlarıyla daha güçlü ilişkiler kurmayı hedeflemelidir. Çünkü Türkiye’deki Bulgaristan kökenli insanların birçoğu için Bulgaristan, yalnızca bir pasaportun üzerinde yazan devlet adı değildir. Orası bir dedenin doğduğu köydür.

Bir annenin çocukluk hatırasıdır. Bir babanın geride bıraktığı evdir.

Bir ailenin mezarlarıdır. Bir neslin gözyaşıdır.

Ve sonraki nesillere aktarılan ortak bir hafızadır.

Bir insan Bulgarca bilmeyebilir. Ama Bulgaristan’ı sevebilir.

Bir insan Türkçe konuşabilir. Ama Bulgaristan’ın geleceğini önemseyebilir.

Bir insan başka bir ülkede yaşayabilir. Ama ailesinin köklerine bağlı kalabilir.

Unutulmamalıdır ki bir devleti güçlü yapan, vatandaşlarına hangi dili konuştuklarını sorması değil, hangi dili konuşurlarsa konuşsunlar kendilerini eşit ve değerli hissettirebilmesidir.

Bulgaristan’ın önünde iki yol vardır:

Ya geçmişin dışlayıcı alışkanlıklarını yeni tartışmalarla sürdürecektir.

Ya da farklı ülkelerde yaşayan vatandaşlarını kültürel, ekonomik ve toplumsal zenginliğinin bir parçası olarak görecektir. Geleceği düşünen devletler ikinci yolu seçer. Çünkü sınırlar insanları ayırabilir.

Göçler aileleri farklı ülkelere taşıyabilir. Zamanla diller değişebilir.

Ama tarihî hafızayı ve aile bağlarını yalnızca dil üzerinden tanımlayamazsınız.

Bizim mesajımız açıktır: Biz geçmişin acılarını yeni düşmanlıklar üretmek için değil, geleceğin dostluğunu daha sağlam temeller üzerine kurmak için hatırlıyoruz.

Biz Bulgaristan ile Türkiye arasında duvarlar değil, köprüler kurulmasını istiyoruz.

Biz dillerin değil, önyargıların ortadan kalkmasını istiyoruz.

Ve herkese bir kez daha hatırlatıyoruz:

İnsanın konuştuğu dil, onun sesini anlatır. Ama kalbindeki aidiyeti tek başına ölçemez.

Bağlar dille değil; kalple, hafızayla, emekle ve karşılıklı saygıyla ölçülür.